4 Nisan 2011 Pazartesi

GEÇMİŞ ZAMAN MAHKUMLARI

GEÇMİŞ ZAMAN MAHKUMLARI

Yarım kalan cümlelerin yükünden kurtarmanı severdim beni. Sanki anlatmak zorunda değildim. Gittikçe de tembelleştim zaten. Kitaplıktaki kitaplarını görünce aklıma geldi, seni düşündüğümden değil yoksa. Hoş, oradaki kitapların hepsi  senin. Neyse canım, kitaplık benim kitaplığım. İçine ne istersem onu koyarım artık. Rengini sen seçmiştin değil mi onun? Ah doğru ya, kitaplığı da sen seçmiştin. Yeni bir kitaplık almanın vakti gelmiş belli ki.
                Sen konuşurken kafamın karışmasını da severdim. Dinlemek uçsuz bucaksız… bilmem bu düşünmelerin var diye mi okurdun; yoksa kitaplardan mı bu düşüncelerin. Aslında bu soru ilk kez aklıma geldi. Aman, fark eder mi? Anlamıyordum işte. Sen anlamadığımı geç fark ettin biraz. Herkesi zeki mi bilirdin kendin gibi; yoksa umutsuzluktan umursamadın mı kime anlattığını, onu da bilmiyorum. Neyse, geç olsun da güç olmasın.
                Biliyorum o kitaplığın hemen altında duran cam şişedeki sarı sıvı seni saklıyor içinde. İnat değil mi? … Ohh! Sahilde beyazlar içindeki o tahtta sarmaş dolaşlığımızın kokusu bu. Sahi ya, o yara izi… Sigaranı söndürmüş bulundum kolumla, kusura bakma. Geçsin istemiyorum. Senin hatırandan değil, insanlara sorunca anlatacak bir şeyler oluyor, şaşırıyorlar dinleyince.
                Bir çift eldiven… Bir kadının görünmeyen ellerinde değil midir çekicilik? Ya da yere sağlam basamayan adımların yardım çağrısında? Ne hikmetse seni ilk görüşümde yüksek ökçelilerin arasından sıyrılmış hızlı adımlarla yarıyordun kalabalığı. Sonradan öğrendim bir sergiye yetişmeye çalıştığını ya fark etmez, işin olmasa da hızlı yürürdün sen. Sırası gelmişken, ayakkabılar…
                Yatağın arkasından çıkan bir sütyen de var. Kocaman. Anneme sormuştum küçükken, “Anne, sizin buralarınız neden bu kadar büyük? ” “Bizim kalbimiz büyük.” demişti annem. O zamandan beri beni daha çok sevebilecek büyük kalpli kadınlara sığındım, annem gibi sevsinler diye beni. O kalın dudakların beni daha büyük öpebilmek içiiin, kocaman göğüslerin beni daha çok sevebilmek içiiin, büsbüyük gözlerin seni daha iyi görebilmem içiiin…
                Birkaç tane de hediye sana aldığım: el yapımı, metalden bir motorsiklet, bir çift inci küpe, do akorlu bir mızıka, kalın, deri kaplı bir defter falan filan… Hepsi burada; bavula sığdıramadıkların, unuttukların, umursamadıkların, bana bıraktıkların… bunca zamanın dağınıklığını ancak kocaman mavi bir poşete sığdırabildim. ”Alo?”… “Saat beşte ordayım.” Parfümden kalan boşluğun yanındaki anahtarla cüzdanı alıp ceplerime tıkıştırdım. Yüklendim boyum kadar torbayı. Ne hamallık… insanlar tuhaf tuhaf bakıyor gelip geçtikçe. Size ne ki kardeşim? Çok şükür, sokak kapısıyla çöp konteynırı arasında olsa olsa on beş metre var. Tuttuğum yerden konteynırın içine çekmeye çalışıyorum poşeti, ne saçma iş. Yerinde anlamsızca zıplayarak çöp atmaya çalışan beni salak sanıp yardımıma geliyor bir adam. Şaşkın, boş bakan gözleri…”Ağabey, dur yardım edeyim.” …ıh! “Ne var bunun içinde, eşek ölüsü gibi?” ben ortasından tutuyorum, o altından ittiriyor. Sonunda siyah metal kutuda kayboluyor poşet. “Hiç.” diyorum adama, “Sağol.”
                Hiçin yükü ağır tuttu, sırtım fena. Zar zor geliyorum yanına. Kısa tutacağım zaten, acelem var. Anlaştığımız gibi olacak.
                Yirmi metre uzaktan görünce seni, yüzüne bakıp yürürken mimiklerime hakim olmaya çalışıyorum. Sırıtasım geliyor, ne yapayım? Birleşmemize bir adım kala uzatıyorum elimi sana doğru ve beline sarılmak kolay oluyor. Aynı anda dudaklarım dudaklarında. Islak, yumuşak, pürüzsüz…falan filan. Aldım işte hevesimi. Yetti birkaç saniyesi sarılışın. Bir öpücük kondurdum sana. Konuşmaya niyetli olmadığımdan mecbur kaldın. “Hoşça kal.”
                Yakın zaman, bugün yetmediğinde geçmişte kalır. Yakın zaman kadınım, hoşça kal. Arkamı dönüp yürüdüm. Geriye bakma ihtiyacı da hissetmedim bir daha. Çok uzun sürmedi, belki bir dakika sonra gördüm onu. Yüksek kırmızı topuklu, siyah ayakkabılarıyla yine kısa boylu,  duruyor. Elbisesi mükemmel olmayan hatlarına oturmuş, fark eder mi, mükemmel görünüyor. Saçları dümdüz, yeni fönlenmiş. Elini tutup öpecekken, alışmadığım kadar küçük bu elin manikürlü olduğunu görüyorum. Öylece sallanıyorlar ama aşağıda, çıplak. Fazla kolay duruyorlar böyle. Dokunduğum anda da buz gibi olduğunu fark ediyorum. Bekleyen gözlerle bana bakıyor, alışkın değilim buna. Paltomun cebinde kalmış bir çift kadın eldiveninde artık bakışlarım. Şaşırmayı erteliyorum. Bir elimde eldivenler, ellerini avucumun içine alıyorum o beni seyrederken.
-Hay Allah, buz gibi olmuş ellerin, giy şunları.
-Hoş geldin.

                                                                                                              Gizem Naz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder