4 Nisan 2011 Pazartesi

ATEŞ VE SU

ATEŞ VE SU

Kafasında yarattığı gizemli dünyanın hayalini yansıtmaya çalışıyordu. Fırçasını hırçınca savurarak, tuvale işliyordu beynindeki resmi. Atölyesinde yüksek sesle çalan Beethoven’ın 9. senfonisini bastırmaya çalışırcasına, sertti fırça darbeleri. Sanki müziğe ayak uydururcasına boyuyordu tuvali. İçerde paravanla ayırdığı bir bölümü yatak odası yapmıştı kendine. Orada yaşıyor, resimlerini canlandırıp gün yüzüne çıkartıyor ve hayatındaki tek kadın olan eşiyle de pek ilgilenmiyordu.. Sanılanın aksine çok çapkın biri değildi. Pek çok ünlü ressam  gibi onlarca sevgilisi olmamıştı. Tek aşkını yıllar önce ona sevdiğini bile söyleyemeden kaybetmişti. Yıllar sonra evlendiği kadını, Suna’yı sevmişti ama aşk derinlerde bir yerde unutamadığı kadına duyduğu özlemdi onun için hala. Bu özlemi yansıtıyordu tuvale, sonra üstüne hayalini kurduğu dünyayı resmediyordu. Eserlerinde de aşkını tıpkı beynindeki gibi derinlere gömüyordu böylelikle. Çözülemeyen gizli semboller gibi, orda saklı duruyordu. Belki de bu nedenle; gerçek aşkına ihanet etmek istemediğinden karısını ihmal ediyordu. Çünkü onunla birlikte olurken unutamadığı kadını düşlüyor, kendine geldiğindeyse çok ama çok mutsuz oluyordu.

“Kahretsin!” diye kükredi Adem, sigara ve alkolden çatallanmış kalın sesiyle.

Atölyesinin tavanından akan su, yaptığı resmi biraz bozmuştu. Suya lanet okurken aklına bir fikir geldi. Devasa boyuttaki tuvalin yanına geçti. Tuvali; hafifçe geriye doğru eğdi ve bir kendine doğru çekip, bir ileri itmeye başladı. Bazen uzun soluklu ama ağır bir tempoyla bazense hızlıca ileri geri oynatıyordu. Dinlediği müziğin ritmine uyarak tuvali resmen dans ettiriyordu. Müzik bittiğinde duyduğu hazzı kelimelerle ifade edemezdi. Cinsel bir doyuma ulaşmışçasına mutluydu .Tuvali dayanak’a yaslayıp geriye doğru çekildiğinde ortaya çıkan eser, hayalindeki resim değildi ama üretirken yaşadığı duyguları hiçbir şeye değişmezdi. Yukarıdan akan su, resmi adeta dönüştürmüştü. Daha sonra bu resimle alacağı onlarca ödülü söyleselerdi belki de inanmazdı Adem Canalan.

O anda bir şey daha fark etti. Sanki çatısının tahrip olması ve suyun oradan akması ilahi bir güçtü. Yaşamdan kaçırdığı onca zamanı geçirdi aklından. Hareket etmeliydi. Aynı mahallenin birkaç arka sokağındaki tek katlı eski bir evde yaşayan karısının yanına koştu. Kollarıyla karısını sarıp sarmaladı. Uzun zamandır yapmadığı kadar tutkuyla dudağına bir öpücük kondurdu. Daha sonra şaşkınlık içindeki karısını elinden tutup atölyeye doğru koşmaya başladı. Geçtikleri sokaklar modern dünyanın betonarme apartmanlarıyla, yanlarında direnen eski, bahçeli ve tek katlı evlerin var olmaya çalıştığı karmaşık bir yapıya sahipti. Aradaki apartmanlar, eski evlere ayak uydurmaya çalışıyordu. Yeni, eskiye yenik düşüyordu bu mahallede.

Atölyeye vardıklarında kocasının yaşadığı değişimi sorguluyordu Suna. Mutlulukları tahmin ettiği kadar uzun sürecek miydi acaba? Sorular kadının kafasını kurcalarken Adem’in aklı dağılmıştı bile. Sihirli bir fırçayı eline alıp şehri istediği gibi boyamaktı içinden geçen. Hayalinde; sanatçıların, filozofların, ressamların ve estetik kaygıları olan mimarların, mühendislerin, hukukçuların yönettiği bir dünya vardı. Hareket etmesi gerektiği düşüncesi onu yeni oyuncağına kavuşan bir çocuk kadar heyecanlandırıyordu. Bir an önce fikirlerini paylaşmalıydı. Öncelikle eline kalemi almakla başladı. Fırça yerine kalemle çalışıyordu bu sefer. Bir patlama yaşarcasına kelimeler dökülüyordu kaleminden. Birden, takıldı. Yazamıyordu, çünkü içinde yıllardır var olan bir his dirilmişti. Sanatçı olmayan, yaşarken sanatsal bir şey üretmeyen herkesi yok etmeyi istiyordu. Sanki bir canavarı uyandırmışlardı. Bu canavarı durduracak mıydı, yoksa salıverip özgür mü bırakacaktı?

Ertesi sabah uyandığında kendine gelebilmek için banyoya gidip yüzünü yıkadı. Kafası hâlâ karışıktı.. Yarattığı düşünce ona oldukça mantıklı görünmüştü ama bunun için karısını da öldürmesi gerekecekti. “Acaba bunu yapabilir miyim?” diye sordu kendine. Eğer sanat eğitimi almayan veya sanatsal üretimde bulunmayan herkesi yok etmeyi planlıyorsam, önce en yakınımdaki insandan başlamalıyım.”

“Tatlım, bu gece için hazırlan! Senden en sevdiğim yemeği yapmanı istiyorum. Hem geçen yıl Fransa’dan aldığım yıllanmış şarabı açmanın zamanı geldi de geçiyor. Akşam dokuz gibi evde olurum.” dedi.

“Aklından neler geçiyor, çok merak ettim doğrusu.” diyerek gülümsedi Suna.

“Düşünme artık, o işi bana bırak, sen sadece akşam için hazırlan.” diye yineledi Adem. “Yapmam gereken işler var. Şu tavandaki deliği kapatarak işe başlamalıyım.” diyerek Suna’nın yanından uzaklaştı. Çıtını bile çıkarmadan atölyeden ayrılan Suna’nın ardından Adem, önemsemeden tıkadığı deliği kontrol etti ve merdivenden aşağıya indi, hızlıca dışarıya yöneldi. “Akşam için hazırlık yapması gereken biri varsa, O da benim!” diye geçirdi aklından. Atölyenin arka bahçesinde duran 56 Chevrolet arabasına atlayıp, şehrin karşı yakasındaki antikacıların bulunduğu han’a doğru yola koyuldu. Kafasından geçen estetik bir ölümdü. Bunun için, çeşitli ebatlarda keskin aleti satın alması gerekiyordu.

Adem Canalan kapıdan içeri girdiğinde; satıcı, yüzü tanıdık gelen bu adamın kim olduğunu çıkartmaya çalışıyordu. Adem; “Yeni bir proje için bazı aletlere ihtiyacım var ama henüz kafamda netleşmiş değil.” diyerek standın üzerindeki bıçakları incelemeye koyuldu. Etrafta tanınan bir ressamdı o. Gazetelerde, karısı bıçaklanarak öldürülen ünlü ressam’ın eşi haberlerinin yer alacağı çok belliydi. Bu da satıcı delikanlının gözünden kaçmazdı herhalde. Yine de beğendiği birkaç bıçağı almaya karar verdi. Bu, karısını bıçaklayarak öldüreceği anlamına gelmiyordu. Pekâlâ başka bir yöntem kullanabilirdi. Belki de acele etmemeliydi.

Satıcıya nerde eğitim aldığını sordu. Delikanlı; güzel sanatlar fakültesi tezhip bölümü mezunu olduğunu, ancak günümüzde yaptığı eserlerin ticari getirisi olmadığı için hasbelkader bu işi yaptığını söylemişti. Adem’in aklında başka bir fikir belirdi aniden. Kendine birkaç yandaş bulmalı ve düşüncelerini yavaş yavaş yaymalıydı. Sanatçılardan oluşan gizli bir topluluk belirdi gözlerinin önünde. Belki de bu genç, topluluğun ilk üyesi olabilirdi. Tanışmak için söze başladığında, delikanlı sözünü kesti. “Sizi tanıyorum Adem bey, eserlerinizi hayranlıkla takip ediyorum. İlk anda yüzünüzü çıkartamamıştım ama sizi iyi tanıyorum, bu arada, ben Fırat” dedi.

Adem: “Hıh! Beni tanıyormuş” diye geçirdi aklından. “Bazen, ben bile kendimi tanımıyorum evlat.” dedi gülümseyerek. Ancak bir gün atölyeme gelirsen, çok mutlu olurum. Sanat üzerine sohbet ederiz.”

Fırat heyecanlanarak “Çok isterim Adem bey” dedi. Aldığı bıçakları şık kutularına koyup paketledikten sonra,  Adem Canalan’ı uğurladı ve o gelmeden önce yaptığı gibi elindeki kitabı okumaya devam etti.

Akşam atölyedeki işlerini tamamladıktan sonra Adem; duşunu aldı, yeni takım elbisesini giyip, sabırsızlanarak evinin yolunu tuttu.  Karısı muhteşem bir sofra hazırlamıştı. Mum ışıkları sofrayı süslüyor, gölgeleriyse loş odanın duvarlarında adeta raks ediyordu. Suna, güzel bir hoş geldin öpücüğüyle karşılamıştı kocasını. Adem’in bal rengi gözleri sarı sarı parladı.  Yemek boyunca Suna, mutluluktan uçuyor, gözleri Adem’de mırıl mırıl durmadan konuşuyordu cilve yapar gibi. Bir ara ayağa kalktı, şarabın da etkisiyle hafif sendeleyerek üzerine düştü kocasının. Bunu planlamamıştı ama çok da hoşuna gitmişti.

Adem “Benim başka planlarım var tatlım, atölyeye gidiyoruz” diyerek Suna’yı kibarca yukarı doğru kaldırdı, koluna girdi ve eğilerek mumları söndürdü. Şarap şişesini diğer eline alıp evden dışarı çıktı. Alışverişten dönerken yıkattığı arabası gecenin karanlığında ışıl ışıl parlıyordu. Suna’nın içini muhteşem bir heyecan kaplamıştı. “Aklından neler geçiyor acaba!” diye sabah sorduğu soruyu tekrar düşündü.  Adem, arabanın sağ kapısını açıp Suna’yı bindirdi önce, sonra kendisi şoför koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı.

Atölyeye vardıklarında Suna gördüğü manzara karşısında şaşırmış ama bir o kadar da mutlu olmuştu. Bahçede yıllardır âtıl duran havuzun, içi pırıl pırıl temizlenmiş, doldurulmuştu. Atölye toparlanmış, resimler bir tarafa dizilmişti. Soyut bir tanesi karşı duvarı süslüyordu. Ortadaysa şövale üstünde büyük boy boş bir tuval vardı.

Karşı taraftaki koltuğun üzerine bordo renkli saten bir kumaş atılmıştı. Tıpkı evdeki gibi kocaman mumlar etrafa saçılmış, ortamı tam da Adem’in sevdiği gibi hafifçe aydınlatmıştı. Adem kapıdan girer girmez Suna’ya bir buse kondurmuş ve onu yavaş yavaş soymaya başlamıştı. Suna, büyük bir heyecanla mutluluğun ve ânın tadını çıkarmaya çalışıyordu. 

Suna’yı çırılçıplak soyan Adem onu dans edercesine koltuğa bıraktı Vücudunun her yerine kondurduğu öpücüklerle karısını deliye çevirmişti adeta. “Otur bakalım, şimdi senin resmini yapacağım, bu anı ölümsüzleştirmeliyiz.” dedi.  Suna; “Olmaz, şimdi değil.” diyordu ama Adem kafasına koyduğu bir şeyi yapardı. Suna kendisini kocasının yarattığı bir fantezinin içinde hayal edince “Peki! dedi “Bu akşam sen ne dersen öyle olacak.”

Adem gülümsedi. Önce ona estetik bir duruş verdi, içerden getirdiği iki yeni kadehten birini şövale’sinin yanına bıraktı, diğerini de Suna’ya götürdü. “Duruşunu bozmadan şarabını yudumlayabilirsin. Bu gece çok uzun olacak, tadını çıkar!” diyerek kadehi ona uzattı.

Dolabındaki birkaç şişe şarabı devirmişlerdi. Alkole alışık olduğundan Adem daha az etkilenmişti ama Suna iyice sarhoş olmuştu.  “Şimdi tam zamanı” dedi Adem ve mumları devirmeye başladı. O mumları devirirken, Suna kendine gelmeye çalışıyor, “Tatlımmm!” diye sayıklıyordu. Adem gerçekçi olması için kendisine ve resimlerine de zarar vermeliydi.  Saten kaplı koltuğun etrafındaki mumlar devrildiğinde ve atölyedeki bazı yanıcı kimyasallar da işin içine girdiğinde alevler hızla büyümüş, atölyeyi sarmıştı.

Sabah olduğunda ünlü sanatçı, itfaiye erleri tarafından kurtarılmış, ancak polislerin taziyeleri eşliğinde yaptıkları klasik bir sorgulamaya da maruz kalmıştı. Sarhoş olduğu için detayları hatırlayamadığını söyledi. Karısının resmini yaparken sızdığını, alevlerin kavurucu sıcağı ve yaydığı ışık yüzünden uyanarak Suna’yı kurtarmaya çalıştığını ancak çoktan yanmış bedenini zar zor dışarı çıkarttığını söyledi. Atölyeden geriye kalan, binanın yanmış gövdesi ve onun iki resmiydi.

Resimlerden biri ölen karısının bitirilmemiş portresiydi. Suyu kullanarak dönüştürdüğü resmin yarıya yakın kısmı da alevlerden kararmıştı ama yanmaktan kurtarmıştı Adem.
Resme “Ateş ve Su” adını verdi.

1 yorum:

  1. Merhabalar

    Çalışmalar çok güzel ..Kaleminize ve yüreğinize sağlık..Dramatik yazarlık atölyemizde çalışmalar devam ediyor mu? Başlangıç dönemi hakkında bilgi verebilirseniz sevinirim

    www.pinyatalife.blogspot.com

    YanıtlaSil