4 Nisan 2011 Pazartesi

AHMET MUHİP DIRANAS’IN FAHRİYE ABLASI



Ahmet Muhip Dıranas

Yüzyıllarca sürmüş olan Divan Edebiyatı’nın getirdiği ağır ve ağdalı dil ile, Batı’ya öykünerek oluşturulan modern Türk şiirinde kuşağımız yazarlarını oldukça etkileyen; eskiye bağlı, gelenekten kopamayan ancak bu kalıpları zorlayarak yarattığı yenilikler, şiirdeki ihtilalci tutumu ve oluşturduğu başarılı poetikayla, Türkçenin yüz akı şairlerinden biridir Ahmet Muhip Dıranas. 

1908’de İstanbul’da dünyaya gelen Ahmet Muhip; ihtiraslı bir anne ile şehvetli bir babanın entrikalı hayatında oradan oraya sürüklenmiş bir çocuktur. Bu sürüklenmeler sonunda ilkokula Sinop’ta başlar. Yokluk, sıkıntı ve karmaşayla geçen hayatında açan en önemli filiz, ilkokul öğretmeni Numan Bey’in ona aşıladığı sanat aşkıdır ve bu aşk, onun şiire yakın durmasına neden olup Dıranas’ı edebiyata kazandıran etmen olmuştur. İlkokulun ardından Kurtuluş Savaşı için silâhaltına alınan babası nedeniyle Ankara’ya taşınırlar ve orada, Ankara Sultanisi’nin ilk kısmına verilir. Savaşın ardından Taş Mektep’te eğitimine devam eder ve orada tamamlar. Dıranas’ın ortaokulda Faruk Nafiz Çamlıbel’in ve lisede Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olması, sanat yaşantısındaki başat olaylardan biri olmuştur. Faruk Nafiz’den aldığı hece ölçüsü ve uyak geleneği, Ahmet Hamdi’den aldığı imgeli, sanatlı, az ama öz söyleyiş onun şiirinin yapı taşlarıdır.

Ahmet Muhip, ilk şiirlerini okulda yayınladıkları gazetede Derviş takma adıyla yayımlar. Halit Fahri Ozansoy’la tanışıp Ozansoy’un başında bulunduğu Uyanış dergisine Muhip Atalay imzasıyla şiirler yazar. Ardından <benim şiirlerim> diyebildiği ilk şiirlerini Görüş dergisinde yayımlamaya başlar. Arkadaşlarıyla kurdukları ömrü ancak iki yıl süren edebiyat derneğinin yayın organı olan Hep Gençlik dergisini üç sayı yayımlayabilirler.

Dıranas, lisenin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam eder ancak bunu yarıda bırakır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde muhabirlik yapmaya başlar. Eski hocası, yeni dostu Tanpınar vasıtasıyla Güzel Sanatlar Akademisi’ne kütüphane memuru olarak atanır. Bu arada İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne yazılır. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde müdür yardımcılığı yaptığı sırada Mustafa Kemal’le aynı çalışma ortamında bulunur.  Ulus, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde yazar. Devlet Tiyatroları edebi kurul başkanlığı, Çocuk Esirgeme Kurumu başkanlığı gibi üst düzey görevlerde yer alır. CHP genel merkezinde Halkevleri’nin kültür ve sanat yayınlarını yönetir. Birkaç kez milletvekili adayı olsa da seçilemez. Edip Cansever, “Doğa Vatandaşlığı” adlı makalesinde, Ahmet Muhip’in doğayı temel veya yan izlek olarak aldığı çokça şiirine edebiyat çevrelerince özenildiğini ancak Dıranas’ın oluşturduğu bu başarılı şiirsel yapıyı siyasete girerek baltaladığını belirtir.

Ahmet Muhip, uzun yıllar dostu Ahmet Hamdi gibi ön planda durmamayı, deyim yerindeyse bir ‘çekmece şairi’ olarak kalmayı göze alır ve şiirlerini yayınlamaz. Bu, herkesin kolay cesaret edebileceği bir iş değildir; çünkü Dıranas yalnızca şiir sevdalılarının edebiyat dergilerinde onu arayıp bulmasını tercih eder. Ancak yakın dostlarının araya girmeleri ve ısrarları sonucunda, şiire başladıktan elli, doğumundan altmış beş yıl sonra ilk ve son şiir kitabını yayınlar ve bu kitap onun zamanın yıpratıcılığına karşı durduğunu bugün bile kanıtlar.

Kitabın ithaf bölümü, şairane bir deyişle yazılmıştır:
                “Münire’ye

Bir gün, laf arasında, bana: ‘Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar…’ gibi bir söz söylemiştin. O gün bu gün düşünürüm ki, insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir biçimde anlatmak kabil değil. Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulmayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir. Onun için, kitabı, sevinerek, sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere…”
                
Dıranas, 1980 yılında Ankara’da ölür ve “Münire, ben Sinop’a gömülmek istiyorum. Ama sen de mezarını benim yanımda al, olur mu?” biçimindeki dramatik vasiyeti gereğince Sinop’a gömülür.

Aşkı anlatırken bile doğayı betimlemekten geri kalmamıştır Dıranas. Müziğe ve resme duyduğu ilgiyle bütünleşik derin bağlılığı yine onun dizelerinde bulmak mümkündür. Doğayı, çevreyi anlattığı dizelerde âdeta izlenimci (empresyonist) bir ressamın bakışı, görüşü var gibidir. Uyak, ölçü, tekrarlar; aliterasyon ve asonansla yarattığı ritim ve armoni ise müzik duyarlılığının bir kanıtı gibidir. Dıranas; şiirin yanı sıra köşe yazısı, deneme, oyun, çeviri, uyarlama ve inceleme türlerinde de eser vermiş bir sanatçıdır. Ancak diğer türlerde verdiği eserler, onun şairliği sayesinde ilgi çekebilecek türden yapıtlardır.

Fahriye Abla

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!

Şüphesiz ki, Ahmet Muhip dendiğinde ilk akla gelen şiiri ve belki de onu Ahmet Muhip yapan yapıtı ‘Fahriye Abla’dır. Kuşağının yenilikçi ve ihtilalci bir üyesi sayılan Ahmet Muhip’in bu şiiri şekil ve konu bakımından klasik sayılabilir. On üçlü hece ölçüsü ve Divan yazın’ında müsebba adı verilen yedili bentlerden oluşan, tam ve zengin uyaklarla birlikte bolca redif içeren bu şiir, bir nevi geçmişle hesaplaşmadır.
                
İlk dizelerde bahsedilen alanların geçmiş zaman kipiyle yer alması, kahramanın çocukluğunu geçirdiği mahalleye yeniden gittiğinin ve orada anılarının yâd ettiğinin kesin bir kanıtıdır. Kahraman, tüm cesaretiyle birlikte, belki de ilk kez âşık olduğu, yürümeye başladığı, düşe kalka oyun oynadığı bu mahalleden aklında yalnızca ‘Fahriye Abla’sının kaldığını itiraf ederek, onun hayatındaki önemini vurgular ve hemen Fahriye Abla’yı tanımlamaya başlar: Sürekli hayaller kuran, isterik gülüşlerde belli olan inci gibi dişleri ve zincirlerle donattığı gerdanıyla, tüm güzelliğini ortaya serer. Kaçırılmaması gereken noktalardan biri, “Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla!” deyişiyle yalnızca kahramanın değil, mahalledeki tüm yeniyetme erkeklerin ona âşık olduğunun belirtilmesidir.
                
İnsanı var eden unsurlardan birinin yaşadığı mekân olduğu gerçeği, ikinci bentte yansıtılır. Kibrit kutusu gibi bir evde yaşayan Fahriye Abla, balkonunu sarmaşıklarla örten, penceresinin önünde sürekli çiçek yetiştiren, bahçesindeki akasyalara özen gösteren bir kadındır ve evi, küçük bir derenin kıyısındadır. Bilinçli olarak bahçesine kaçırılan topların açıklaması, Fahriye Abla olduğu kadar kuşkusuz bu şirin komşunun yaşadığı yerdir de. Bu bent, aynı zamanda Dıranas’ın doğayla ne kadar iç içe olduğunun da bariz bir göstergesi olarak yer alır şiirde.

Üçüncü bent, Fahriye Abla’ya âşık erkeklerin yaptığı bir ortak açıklama gibidir ve “hırsızın hiç mi suçu yok” minvalinde bir serzeniştir. Bunca erkeğin gönlünü çalan Fahriye Abla’nın aslında sevip de kavuşamadığı bir erkeği vardır. Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” ve Enis Batur’un “Sizin İçin Kestim Saçlarımı” şiirlerinde de kullanılan bir gelenekten, bu aşk acısını anlatmakta da yararlanmıştır Dıranas. “Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı.” deyişiyle yârine kavuşamadığı anlatılır Fahriye Abla’nın. Anadolu’da aşk acısı yaşayan, aşkı karşılıksız kalan kadının uyguladığı yöntemdir bu. Aslına bakılırsa, bunu edebi kaynaklarla temellendirmek yerine herkesin farkına varacağı bir açıklama yapmak da mümkün: Tüketimle rahatladığına inanan modern kadının sık sık başvurduğu yollardan biridir fiziksel bir değişiklik. Saç tasviriyle birlikte verdiği aşk acısının ardından, yalnızca Fahriye Abla’ya yönelir betimlemeler. Buğdaysı bir ten, kısa ama kararında bir boy, erkeklerin ilgisini toplayan bir fizik ve zamanın modası da olan kısa eteklerle, şuh şarkılar söyleyen Fahriye Abla’nın bu kadar çapkın olması ve 1984 yapımı bir filmde bu karakteri Müjde Ar’ın canlandırması bir rastlantı değildir.

Üçüncü bentteki ‘saç kesme’ geleneğinin desteği, dördüncü bendin ilk dizesidir. “Gönül verdin derlerdi o delikanlıya/En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya” dizeleri, aşkına karşılık bulamayan Fahriye Abla’nın, belki de aile ve mahalle baskısından ötürü sevmediği birine verildiğini anlatır. Ancak kahraman bile, çapkın olan Fahriye Abla’sına güvenemez ve hâlâ ilk kocasında olup olmadığını sorgular. Tüm bunlar ne kadar kötü olsa da gerçektir ve her gerçek gibi can acıtır. Bu nedenle kahramanımız, yaşanan tüm acıların, aşkların, eli boş dönen sevdalıların bu mahallede kalması gerektiğini vurgulayıp “Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın/Hatırada kalan şey değişmez zamanla” diyerek hezeyanını belirtir. Bu, şiirin en can alıcı ve can yakıcı noktasını oluşturur. Son dize ise, diğerlerindeki gibi ‘biz’ tamlayanıyla değil, ‘ben’ tamlayanıyla biter: “Ne vefalı komşumdun sen Fahriye Abla!”. Bu dizeyi incelerken, Dıranas’ın bağlı olduğu hece ölçüsünü göz önünde tutmak gerekir. Elbette buradaki ‘vefalı komşumdun’ sözü, bu kaygı güdülerek de yapılmış olabilir; ancak Ahmet Muhip’in yaklaşık kırk iki şiirinde heceyi kıran tutumunu fark edersek, burada da böyle bir tutum sergileyebileceğini fakat bunu kasıtlı olarak yapmadığını ayrımsarız. Hangi koşulda olursa olsun, Dıranas, Fahriye Abla’nın son dizede kahraman tarafından iyice sahiplenildiğinin, belki küçük bir ilişki yaşadıklarının ve Fahriye Abla’nın arkasına dönüp bakmadan buradan gittiğinin anlaşılması için böyle bir değişikliğe gerek duymuştur

Baki Süha Ediboğlu, Fahriye Abla şiiri için şöyle bir not düşmüştür tarihe: “Ahmet Muhip'in anası babası Ankara’da Cebeci'de kendi malları olan ufak bir evde otururlardı. Muhip'in çocukluk ve gençlik yıllarının bir kısmı bu sevimli evde geçmiştir. Delikanlılık çağında yazdığı Fahriye Abla adlı şiiri bu mahallede komşuları olan güzel bir kadın içindir. ”. Ahmet Muhip’in ölümünün 25. yılında yapılan bir törende, eşi Münire Dıranas konuya şöyle açıklık getirir: “Eşim o şiiri annesinin bir arkadaşına yazdığında ben daha doğmamıştım. Evlendiğimizde de o kadın 70 yaşındaydı. Ben Fahriye Abla'yı hiç kıskanmadım.”

Belki de tüm bunlar, Fahriye Abla’nın niçin bu kadar sahiplenildiğinin ve şiirdeki kahramanın kim olduğunun birer ipucudur.


Derya Barış Şen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder