25 Mart 2011 Cuma

Ah Şu Oburluğum Yok mu

Başıma ne geldi ise, oburluktan geldi. Puslu bir öğleden sonra, iki ayaklıların pirinç tarlası dedikleri sulak yerde, gövdeye indirdiğim dolgun kurbağa yavrularını sindirebilmek için yassı bir taşın üzerine çıkmış; bir yandan tokluğun, diğer yandan neredeyse her öğleden sonra yağan ılık yağmurun keyfini çıkartıyordum. Birden bana doğru hızla yaklaşan iki ayaklıları fark ettim. Kendimi hemen suyun içine atsam da, çok geç kalmıştım. Zaten şişmiş karnım yüzünden, normal hızımla hareket de edemiyordum. İki  ayaklıların en yaşlısı, elindeki bir şeyi suya daldırdığı gibi beni yakaladı. Sudan çıkarttı. Sonradan kendi aralarındaki konuşmalarından adının kepçe olduğunu duyduğum bu garip şeyin içinde kısılı kalmıştım. Kaçmaya çalıştım, ama nafile! Kımıldadıkça daha da dolanıyordum bu lanet şeye! Çaresiz, beklemeye başladım. Diğer iki ayaklılar, beni görür görmez bağırmaya ve neşeli çığlıklar atmaya başladılar. Bu, onların ilk avlarıymış. Şu şansa bakın ki, ben de ilk avladıklarından oldum!..

Beni yakalayan iki ayaklı, dikkatli bir şekilde kepçeden çıkarttı. Tam sırtımdan tutup, evirdi çevirdi. Aslında genç ve güçlü olsam da, ihtiyarın bu tutuşuyla tamamen çaresiz kaldım. Ne elini yakalayabildim, ne de kendimi kurtarabildim. İhtiyar “çocuklar bugünlük bu kadar av yeter!” diyerek, beni elindeki sepet dedikleri şeyin içine attı. Orada, tıpkı benim gibi yakalanmış sekiz-on çaresiz daha vardı. Yalnız olmadığımı görmek, bir an içimi rahatlattı. Ancak ihtiyarın niyetinin ne olduğunu bilememek, doğrusu yakalanmaktan da kötüydü. Ya beni yerse!.. Öyle ya, neredeyse benim boyumun yüz katı bir yaratıktı o. Üstelik çok güvendiğim kuvvetli kıskaçlarımla ona hiçbir şey yapamamıştım. Ah bu çaresizlik! İlk defa karşılaşsam da, bir daha asla yaşamamayı dileyeceğim bir hâl imiş meğer…

 Dediğim gibi, şanslı sayılırım. İki ayaklıların niyeti, bizi yemek değilmiş! Onlar, doğadan yakaladıklarını, toptancı dedikleri diğer iki ayaklılara satarak geçinirlermiş. Bunu öğrendiğimde nasıl rahatladığımı size anlatamam! En azından bir süre daha yaşayacağım. Obur mideme, bir süre daha lezzetli yiyecekler dolacak. Ve ben sadece bunun için bile olsa, yaşamaktan çok mutlu olacağım!..

Şu toptancı dedikleri iki ayaklılar da oldukça neşelilermiş meğer. Önce hepimizi teker teker kontrol ettiler. Evirdiler, çevirdiler. Hastalıklı olup olmadığımızı; kıskaçlarımızın, bacaklarımızın tam olup olmadığını kontrol ettiler. Bu sırada karınlarımızı kaşıyarak, bizimle şakalaştılar bile!

Doğrusu daha önce karnımı kaşıyan olmamıştı. Bir zırhla kaplıysam da, küçücük ayaklarım sayesinde, karnımın kaşınmasını hissedebildim. Bunu neden daha önce keşfetmemiştim ki! Kendimi iki ayaklılara kaşıtamasam da, en azından gezip durduğum tarlaların kenarındaki yosunlara sürtebilirmişim değerli karnımı. Her neyse, olan oldu artık…

Toptancılar bizi başkalarına götürdüler. Konuştuklarından anlayabildiğimiz kadarıyla, çok uzaktaki iki ayaklılara gönderilecekmişiz. Bunun için yolculuk dedikleri bir şeye hazırlanmamız, kutu dedikleri bir şeye konulmamız gerekiyormuş. Hay aksi! Yoksa şu yolculuk dediklerinde mi yiyecekler bizi? Bunu fark eden sadece ben değildim. Yanımdaki çaresizlerin bir kaçı daha aynı soruyu birbirlerine soruyorlardı. Acıkmıştım. Keşke, bir tombul kurbağa yavrusu daha yiyebilseydim…

Gözümü açtığımda apaydınlık bir yerdeydim. Etraf, alıştığım o uçsuz bucaksız yeşilliklerden çok farklıydı. Bir yere tıkılmıştık hepimiz. Etrafta, ne saklanabileceğim kuytuluk, ne de içine girebileceğim mağaracık vardı. İlk aklıma gelen, diğerlerinin ardına sığınabileceğim oldu. Şiddetli bir kuyruk darbesiyle kendimi arkaya fırlattım. Ama o da ne! Bir şeye küüüt diye çarpmamla durmam bir oldu. Tıkıldığımız yer küçücüktü. Öteye gidemedim. Biraz sakinleşince, tüccar dedikleri iki ayaklıların hepimizi bir kutuya koyduğunu; üzerimize azıcık su serptikten sonra, her birimizi tuhaf bir his yaratan ılık sıvıya batırdığını hatırladım. Sanıyorum uzunca süren yolculuk sırasında sessiz durmamızı istemişlerdi. Bayılmıştık!..

Birazcık daha kendime gelip, etrafıma bakacak cesareti topladığımda, birlikte yakalandığım diğer zavallıcıkların da yanımda olduklarını fark ettim. Her neyse, bir işe yarar mı bilemem amma, hepimiz bir aradaydık! Ama ayıldıkça fark ettim ki; o çağıl çağıl suların aktığı yemyeşil kırları, gönlümce gezindiğim pirinç tarlalarını ve öğleden sonra yağan ılık yağmurlarda üzerine serilip miskinlik yaptığım yassı taşları bir daha göremeyeceğim. Hepsini ayrı ayrı özleyeceğim. Ama en çok da o tombul kurbağa yavrularını…
 
Etrafımız meraklı iki ayaklılarla çevriliydi. İçine tıkıldığımız şeffaf kutuya doğru eğilmiş, dikkatlice bizi süzüyorlardı. İçlerinden, elinde yakalandığımdan daha küçük bir  kepçe tutanı yanındakine: “Bak şu arkadaki erkek güzel görünüyor, ne dersin?” diye sordu. Diğeri hiç cevap vermeden gözünü bana dikti. Başını sağa sola yatırdı. Beni baştan aşağıya süzdü: “Evet, üstelik de maviymiş. Procambarus Clarkii’lerde mavi renk kolay bulunmuyor. Hele bu boyda!” dedi. Ne kadar cahil diye geçirdim içinden. Ömründe pirinç tarlası görmemiş bu! Eğer tarlama götürebilseydim, ortalıkta ne çok mavi kerevit olduğunu görürdü!.. “Tamam Faik abi, onu ver. Bir de şu sağ köşedeki dişiyi!”

Hopp, kendimi yeniden kepçenin içinde buluverdim; sonra da içi yarısına kadar su dolu bir torbada. Yanıma o iki ayaklının işaret ettiğini de atıverdiler.

Çekil şöyle biraz sersem!” diyerek kıskaçlarını yüzüme doğru uzattı… “Dur canım, hemen sinirlenme! Ben ister miydim böyle tanışmayı? Şu Faik dedikleri iki ayaklının marifeti bunlar. Ama yine de özür dilerim!” diye cevap verirken, açlığımı bile bastıran güzelliğini fark ettim. Onunla böyle tanışmayı istemezdim doğrusu!.

Kırmızı zırhının içinde oldukça alımlıydı. Upuzun, boylu boyunca uzayan antenleri vardı. Narin ve alımlı bacakları, bakımlı gövdesini taşıyordu. Sanıyorum aynı yaştaydık. Benim yakalandığım tarladan değildi. Onu daha önce hiç görmemiştim. Görseydim hatırlardım böyle bir güzelliği. Kim bilir, belki o da beni yakışıklı bulmuştur…

Kocaman bir şeyin önünde durduk. İki ayaklıların, kapı dedikleri bir yerden içeri girdik. Bizi Faik’ten alan iki ayaklıyı, daha küçük iki ayaklılar karşıladı. En küçük olanı bizi görünce ellerini çırparak: “Babacııııımmm. Sonunda buldun mu yoksaaaaa?” diye bağırdı. “Evet kızım.” dedi beriki, “Buldum.”

Sonra karanlık bir yere girdik, oda diyordu iki ayaklılar oraya. Yukarıdan bir ışık yayıldı, ortalık aydınlandı. Gözlerimi yukarı çevirdim, o sımsıcak ısıtan güneşi belki de son bir kez daha göreyim diye. Ama odayı aydınlatan güneş değildi! Garip bir parıltı yayan, yuvarlık bir şeydi yukarıda asılı duran. O an anladım güneşi bir kez daha göremeyebileceğimi. Oysa ne çok severmişim…

Adına akvaryum dedikleri küçük, şeffaf ve içi su dolu bir yere atıverdiler ikimizi de. Doğrusu böyle savruluvermeyi beklemiyordum. Hızla suyun dibine doğru giderken toparlanmaya çalıştım. Bir iki kuyruk darbesi savurdum. Ama nafile. Suyun dibine sırt üstü uzanıvermekten kurtaramadım kendimi! Bu, bir kerevitin en savunmasız ânıdır; saldırıya açık ve savunmasız olur böyle yatanlar. O yüzden, daha önce hiç sırtüstü yatmamıştım. Çabucak toparladım kendimi. Etrafıma şöyle bir bakındığımda, bu akvaryum dedikleri yerde; birkaç kaya, içinden fokur fokur sesler ve kabarcıklar çıkan bir şey, küçük mağaralara benzer yerler ve az ilerde de o güzel güzelinin olduğunu gördüm. Küçük iki ayaklılar akvaryumun etrafında hoplayıp zıplıyorlar; birbirlerine beni gösteriyorlardı. “Ne yani, bunlar da mı ömürlerinde hiç mavi kerevit görmemiş?” diye geçirdim aklımdan…

Bir süre sonra iki ayaklıların tamamı odadan çıktılar. Ama sesleri duyuluyordu. Çok yakında olmalıydılar. “Hadi kızlar yatağaaa…” diye bağırdı büyük iki ayaklılardan uzun saçlı olanı. “Yine kalkamayıp servisi kaçıracak, okula gecikeceksiniz!” Küçükler biraz mızıldansalar da, uzun saçlı iki ayaklının dediklerini yaptılar çaresizce. Bir süre sonra, uzun saçlı iki ayaklının ritmik, yumuşak ve belli ki kızları uyutmaya çalışan sesi duyulur oldu sadece. “…sonraaa Poldi kollarını iki yana açttıııı, yanında uçan martılarla birlikte rüzgara döndü yüzüüünnüüü. Rüzgaaar, her üçünü de, pamuk tarlası gibi uzayan bulutlara doğru yükseltmeye başlamıışştııı…” Seslerin geldiği yere kulak kabartınca, iki ayaklıların yan odada olduklarını anladım. Biraz sonra sesler tamamen kesildi. Uzun saçlı iki ayaklı, parmaklarının ucuna basarak, yan odadan çıktı. Uzaklaştı. Belli ki, küçükler uyuyakalmıştı. O da uyandırmak istemiyordu.

Ben ömrümü bu küçücük yerde geçirmeyeceğim!” dedim küçük mağaralardan birisine saklanmış güzel kıza. “Çok da umrumdaydı.” diye cevap verdi. “Ne yapacaksın ki? Yakalandık ve buraya tıkıldık işte!” Ona, bir taşın altından fokortu ile çıkan hava kabarcıklarına doğru gelen incecik bir şeyi gösterdim. “Şunun ucunu görüyor musun? Doğrudan dışarıya çıkıyor. Kaçma fırsatı demektir bu!..” İsteksizce mağaracığından çıktı. Yukarıya doğru şöyle bir göz attı. Küçümseyerek: “Dene bakalım. Belki becerirsin!..” dedi.

Artık özgürlüğüme yeniden kavuşmak arzusundan mıdır, yoksa güzeller güzelinin gözüne girmek isteğinden mi bilemiyorum, yavaş yavaş tırmanmaya başladım. Neyse ki, içinden hava geçtiğini anladığım bu şey, göründüğünün aksine yumuşacıktı. Tutunarak kolayca tırmanılabiliyordu. Kuvvetli kıskaçlarımı kıza doğru çevirdim. Beni beğenmesini istiyordum! Göz ucuyla beni izleyip izlemediğini anlamaya çalışarak, yavaşça tırmanmaya başladım. Az bir çabayla, akvaryumun girişine ulaştım. O da ne! Bir açıklık! Üstelik rahatça geçebileceğim genişlikte…

Boyumun on katına yakın bir yükseklikten yere düşmeyi göze alarak, kendimi aşağı bıraktım. Dedim ya şanslıyım; yumuşak bir yere düştüm ve fazla ses çıkartmadım. Bir süre hiç kımıldamadan durdum. Etrafımda neler olup bittiğini anlamaya çalıştım. Karanlık olduğu için, odada ne var ne yok tam seçemedim. Ama kapı dedikleri yerden hafif bir ışık geliyordu. Oraya yöneldim.

Yavaş yavaş sürünürken, daha önceleri hiç görmediğim bir dört ayaklı karşıma dikiliverdi. “Miiyaaavvv” diyerek üstüme doğru eğildi. Karanlıkta parlayan gözlerinden çok korktum! Ama akvaryumdan izlendiğimden de emindim. Hay aksi, ne yapmalıydım? Kaçsam, kaçamam! Korkakça bir şey yapamazdım… Suyun dışında o kadar hızlı hareket de edemiyorum. Sürünerek gidiyorum zaten... Kalsam, bu dört ayak tüy yumağının niyetini bilemiyorum! En iyisi kıskaçlarımı hazırlamak ve bu yaratığa doğrultmak galiba… Aynen öyle yaptım! Bu dört ayaklı, daha önce benim gibi güçlü ve kuvvetli bir kerevit ile karşılaşmamış olmalı ki, yanıma fazla yanaşamadı. Şöyle uzaktan bir iki kokladı. Sessizce uzaklaştı. Yürürken hiç ses çıkartmıyordu, koca gövdesine rağmen…

Biraz daha gayretle kapıya kadar süründüm. Hafif bir ışığın geldiği yan odaya yöneldim. Burası küçük iki ayaklıların odası olmalıydı. Etraf biraz dağınıktı. Sağa sola bir şeyler atılmıştı. Az dikkatle bakınca, içeride birbirine dik şekilde konulmuş ve üzerinde küçük iki ayaklıların yattığı iki şey gördüm. Hayret! Demek iki ayaklılar, küçük de olsalar, sırt üstü yatmaktan hiç çekinmiyorlar…

Ne yapacağımı bilemez durumda sürünmeye devam ettim. Tam odanın ortasına yaklaşmıştım ki: “Annneeeee... odada akreppp vaaarrrrrr!” diyen tiz bir çığlık ile irkildim. Etraftaki tüm iki ayaklılar odaya doluştu! Diğer küçük iki ayaklı gözlerini ovuşturarak doğruldu. En küçükleri, iki gözü iki çeşme ağlıyor ve küçücük parmakları ile beni gösteriyordu…”Dur kızıımm. Sakin ol. Onu hatırlamadın mı? Hani bugün aldığım kerevitçik…” dedi beni getiren. “O akrep değil! Bak göstereyim sana…”

Ben akrep denilen şeyin ne olduğunu tahmin etmeye çalışırken, o eğildi, tam sırtımdan yakaladı. Havaya kaldırdı. Uzun saçlı iki ayaklıya sarılarak ağlamaya devam eden küçüğe doğru uzattı. “Bak gördün mü? Tamamen zararsız!” En küçük iki ayaklı, ne kadar çaresiz olduğumu görmüş olmalı ki, biraz sakinleşti! “Aniden uyandığından korkuyorsun canım kızım. Bak elime aldım, hiçbir şey yapmıyor!” dedi beni eve getiren. Sonra tıpkı tüccarların yaptığı gibi karnımı okşamaya başladı. En küçüğü biraz sakinleşti. Bana doğru uzandı. Yavaşçacık eline geçtim. Hiç kımıldamadan durdum. Karnımı kaşıdı. Ağlamayı kesti…

Hoop, işte yineden başlıyoruz. Yeniden karanlık odaya geldik. Ortalık yeniden aydınlandı. Akvaryum dedikleri yerin kapağı yeniden açıldı ve cumburlop suya atıldım. Biraz debelendim. Dibe varınca kendimi düzelttim. En yakındaki mağaraya doğru fırladım ve kendimi içine attım. “Gördün mü güzel kızım? Nasıl da sevdi yerini. Sanırım, hava hortumunun girdiği yerden kaçmış bu yaramaz. Dur tıkayayım da yeniden kaçmasın!” dedi beni getiren. Küçük iki ayaklılar bu kez gülüp oynamıyorlardı.

Hafif mahcup, karşıya baktım. Bakışlarından tepkisini anlamaya çalıştım. Hiç renk vermiyordu! Sadece gözünü dikmiş, bana bakıyordu. Kızmış mıydı? Acımış mıydı? Bir daha kaçmaya çalışmalı mıydım? Yoksa yeniden onun yanında olabildiğime mi sevinmeliydim? Üstelik etrafta başka erkek de yok!..

Kim bilir, belki o da beni severdi; yeniden güneşi görebilir, tombul kurbağa yavrularını mideye indirip, ılık yağmurlarda miskinlik yapabilirdim…

Kim bilir?

      M. Hakan ERİŞ
Göztepe, 24 Mart 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder