25 Ocak 2011 Salı

Şükran Farımaz’ın “Kasaba” öyküsüne Dair

Şükran Farımaz’ın “Kasaba” öyküsüne Dair

Katman katman bir öykü bu. Bir katmanı görüyor ve kaldırıyorsun, altındaki katmanda başka bir yüzünü görüyorsun hayatın. Her katmanda hayatın hareketini, zamanın ruhunu incelikle gözümüze sokuyor. Katmanlar arası geçişler mekanik değil, iç bağları güçlü.

Benim gördüğüm birinci katmanda; bir ceket betimlemesiyle Nesrinler’ in evini, ceketin şimdiki gibi konfeksiyon işi olmayıp zanaatını İstanbul’da öğrenmiş bir terzinin elinde üretildiğini, terzi dükkanını, ceketin şahsında hüzünleri, Terzi Ali ile dükkandaki boy aynasının özdeşimi / içiçeliği var.

İkinci katmanda; Nesrinler’ in evinin hem fizik yapısını hem mahzun yaşamlarının biraz daha belirginleştiğini görüyoruz. Bahçesi, avlu kapısı da olan bu evde ceket, hüznün simgesi. Çünkü evin maden işçisi olan babasının iş kazasında öldüğünü, Nesrin’ le annesinin birlikte yaşadığını ve evdeki solgun ceketin baba imgesini oluşturduğunu anlıyoruz.

Üçüncü katmanda; Kasabanın birkaç dükkân, bir fırın, bir manifaturacı, bir meyhane ve bir otelden oluşan meydanını ve kasabadaki demirci dükkânının Selçuklulardan kalma Külliyenin bir gözünde olmasıyla eski bir yerleşim yeri olduğunu anlıyoruz.

Dördüncü katmanda; Kasaba’daki yaşamın yavaş aktığını ve zamanın bol olduğu sonucuna, “kadınların naylon çoraplarındaki arka dikişinin düzgün görünmesi için bile vakit ayıra bilmelerinden varıyoruz. Çamaşır suyu, deterjan gibi temizlik nesnelerinin olmadığı zamanların bu Anadolu kasabasında, suya soda katılarak çamaşırların beyazlatıldığı ve benzinle elbise lekelerinin çıkarıldığını anımsıyoruz. Altın dişleri ve kahkahalarıyla Kasaba yaşamına renk katan Aydınlı Nigar’ı; şimdilerin modası olan porselen diş yaptırılması gibi o zaman altın diş yaptırmanın moda olduğunu; Zubalan dağının eteğine kadar demir yolu gittiğine göre bu kasabanın bir maden kasabası olduğunu, Kilisenin bozularak hapishane yapılmasıyla Türkler’den önce de yaşanılan bir yerleşim yerini görür gibi oluyoruz.

Beşinci katmanda; nahif bir aşkı okuyoruz. Yeni yetmelikten genç kızlığa geçen Nesrin’in içindeki fırtınaları ve bu fırtınaların somut karşılığı da olan Hayri’yle eski buluşmalarını. O buluşmalarda Nesrin yaşadığı hoşlukların yeniden yaşama isteği uyandırdığını. Zengin çocuğu olan Hayri’nin İstanbul’da gitmesi, yönelimlerinin Kasabalı bir kızdan farlı olması ve “gözden ırak olanın gönülden de ırak olacağı”ndan mı yoksa giderek farklı dünyaların insanları olmalarından mı, bu aşkın da eskiyeceğinin Nesrin ve okuyucu tarafından duyumsanması.  Yaşamımızda duyguların yerinin Nesrin’in ağzından sorgulanması. İrademizin dışındaki gerçeklik ile kişisel gerçeğimizin yaman çelişkisinin altının çizilmesi. Tıpkı annesinin anlattığı kasabanın tarihi gibi, Nesrin’in isteklerine karşın her şeyin nasıl değiştiğini hazin bir şekilde hissetmesi.

Ve “Çöplükte ışıldayan elmas” metaforunun şahaneliği. Hayri’yle vuslat umudunun sona ermesini, “köprü” ve “kendi aksını görebileceği derin bir su” metaforu.

Son katmanda; yüksekçe bir yerden kasabayı görüyoruz artık. Osmanlının son döneminde (ki “yarı karanlık” metaforu var) mesela Malatya’nın veya Gümüşhane’nin Türklerle Ermeniler’ in birlikte yaşadığı bir kasabada, bir işçi ailesinin evindeki ve Kasaba’daki insanlık hallerini, zamanın ruhuna uygun olarak canlandırıyoruz kafamızda.

Ve ben bu öyküyü üçüncü kez okuma arzusu duyuyorum. 11.01.2011 , M. Sakaryalı  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder