17 Ocak 2011 Pazartesi

Kurmaca üzerine deneysel bir yürüyüş

                                      
   Anneannem tulumbada yıkadığı ellerini şalvarının yanlarına vura vura kuruladı. Yemenisinin altından alnına düşen saçlarını da bileğinin tersiyle öteledi. Nerdeyse yirmilerindeki bir genç kız gibi çevik, çömeldi ocağın başına yeniden. Bir bacağının üstünde yana dönüp az önce hazırladığı bezeleri açıyor hamur tahtasının üstünde, içine bir tutam otlu peyniri yayıp bakır sahanın kapağıyla kesiyor, diğer bacağına doğru yaslanıp sonra, elindeki oklavayla saca seriveriyor böreği. Bir börek daha hazırlarken aynı biçimde, bu kez yarım bırakıp, saçın üzerinde pişeni çeviriyor. Böyle böyle oklava, bakır sahanın kapağı, üzerlerine yağ sürmeye yarayan kaşık uçuşup duruyor gözümün önünde. Çocukluğumun ilk mutfak sihirbazı kazınıyor tüm numaralarıyla zihnime.

     Belki de bu anıyla giriyorum mutfak çıkmazına…

     

   Bak, dedi. Deminden beri sürdürdüğü sohbetin sesini fısıltıya çekerek. Hepimiz biliyoruz, beş duyuyla sınırlı değil insanın hissetme biçimleri. Mesela altıncı histen ne denli çok söz ettiğimizi biliyorsun. Peki, ben de yedincisini soruyorum sana. Yedincisi ne? Bir an susup uzun uzun bakıyor yüzüme, gözlerimin içine. Bir sır verir gibi düşünce gücü, diyor. Tekrarlıyor sonra, üstüne basarak sözcüklerin, düşünce gücü!
    
   Şimdi, diyor, bir an aya gidip geldiğini düşün, düşündün mü, tamam. Kaç saniyede yaptın bunu, bir, iki? Fark ettinse ışık hızından, yani bilinen en yüksek hızdan daha hızlı düşünce gücü. E böyle olunca, elimizdeki en büyük güç de bu oluyor.
    
   Şaşkınlıkla son Bo’nun sözlerini nereye getireceğini bekliyorum, dikkatle dinlemeyi sürdürerek. Peki, sence düşünce nedir, diye sürdürüyor konuşmasını, düşünce maddedir diye de ekliyor. Biz şimdi düşünce için bir güç harcıyor muyuz ve zaman, o halde emcekare formülüne göre düşünce madde değil midir, peki izafiyet teorisine göre de var olan yok olmaz ya, peki düşüncelerimiz nereye gidiyor? Yani yok mu oluyor sence, bu mümkün mü? Belki de Calvino’nun gökyüzündeki bulutları gibi evrende dolaşıp duruyor. O gün hayretten hayrete düşerek dinlemeyi sürdürdüm onu. Ayrıldığımızda kafam bir sebze çorbası tenceresi gibi karmakarışıktı.
    
   Onunla görüşmemizin üstünden yıllar geçti. Son Bo’nun anlattıklarından yola çıkarak şimdilerde düşünceyi elle tutulur hale getiren, bir dekoder icat ettiği çalındı kulağıma. O gün bu gün yanına gitmeye korkuyorum. Öyle ya, iki üst caddede oturanların düşüncelerini bile algılıyormuş, bu dekoderin gücü daha da artmadan bu kentten taşınsam iyi olacak, yoksa tüm düşündüklerim -Allah korusun- açığa çıkacak…

  

  Epeydir kentimin sokaklarında görüyorum onu. Başında kovboy şapkası, ağzında pipo.  Yüksek sesli bir müzik eşliğinde geçip gidiyor yanımızdan. Kürt sorunu mu gündemde, sırtında sarılı bayrak,  hamasi marşlar eşliğinde esnaftan alkış topluyor çarşıda. Akşamları meyhane önlerinde Zeki Müren’in güzelim şarkılarını bangırdatıyor, canımızı sıkıp, sinir ediyor herkesi.

                                                                                                                                             1                                                                                                                                                                

   Dün Deniz’le bir kafede oturuyoruz. Karşıdan geldiğini gördüm. Aramızda birkaç basamak var. Arabasını basamakların yanındaki tekerlekli araçlar için düşünülmüş eğimli geçişe doğru sürdü. Ön tekerlek geçitte ilerlerken arka tekerlek yandaki basamağın üstüne çıktı ve inemedi eğimli yola, araba öne doğru yuvarlandı ve tıpkı kuru bir kütük gibi üstündeki adam da yere çakıldı. Etraftaki herkes bu gümbürtüye koşuşurken kovboy şapkası ve piposu bir yerlere fırladı ki altından kel, şaşkın bakışlı adamımız ortaya çıktı.
    
   İki bacağı da kasıklarından kesilmişti.



   Yazı yazmanın kendime bile aktaramadığım kolaylığından,(zorluklarından bir yandan), korku içindeki başkalarına söz etmeye hazırlandığım şu son günlerde yeni bir yöntemin peşine takılıyor zihnim. Kafamı, içinde kaynaşıp duran düşünceleri sarsar gibi iki yana sallayıp, oturuyorum klavyenin başına.

   İlk adım bir anı, bir anıyı anımsamak. Kahvaltı şölenini bir türlü yaşamına sokamayan bir bünye, gün öğleye tırmanırken acıktığından mıdır nedir anneannesinin “kapak böreği” nin kokusunu anımsayıveriyor ilkin. Ve anneannem Aydın’daki bahçeli evinin hayatında hamur tahtasının başına oturuyor ki ilk paragraf çıkıveriyor ortaya. Belki de bir öykünün ilk cümleleri bunlar. Beni mutfak çıkmazı kavramına dek sürüklüyorlar. Bu arada Tahsin Yücel’in o çok sevdiğim kitabı beliriveriyor gözlerimin önünde. Bu girizgâh, devamında, kahramanım olan beni, nerelere sürükleyebilir düşüncesi geçiyor içimden. Verili hayat, bir mutfak bloğu yazmaya kadar diye yanıtlıyor sorumu. Buradan okurun ilgisini çekecek bir öyküye yürünebilir mi sorusu kafamı bulandırırken, neden olmasın yanıtı arz-ı endam ediyor peşi sıra.


   İşte yazının, yazmanın emek kısmı başladı diyorum. Buradan elbet her yere ve her şeye yürüyebilirim. Sınırları olmayan, gerçekle düşün harmanlandığı her coğrafyaya bazen uygun adımla bazen ürkek adımlarla yürüyebilirim. Deneyelim mi?

  

   Marika’nın bahçede yakmaya çalıştığı maltızın dumanını hemen algılıyor İkbal Teyze. Öfkeyle fırlıyor yerinden. Pencere pervazını kulplarından tutup yukarıya doğru kaldırıyor bir hışımla. Genelde üç dört hamlede nazlanarak yukarıya çekilebilen pervaz bile bu hışımdan ürkmüş olacak ki usulca bırakıyor kendini altına sürüler tırkıya. Pencerenin önünde uzun bir sopaya tutturulmuş ipte, kar beyazı çamaşırlar asılı. İkbal Teyze’nin kızı Hatice’ye başında bekleyerek, yeterince temizlenene dek

-Bir su daha al, bir su daha diyerek beyazlattıkları.
  
   Ah ne yazık, pencerenin sesini duymuyor Marika. Maltızın çıtırtısından, akşam belki de erken gelecek kocasına, yemek yetişmezse ne yediririm telaşından. İkbal Teyze’nin içine kaçmış, sinsi sesi kaplayıveriyor küçük avluyu.
                                                                                                                                                2
- Ne yapıyon sen sarı karı, demedim mi akşamdan önce maltız yanmayacak avluda. Nolcak bu çamaşırlar şimdi?
  
   - Bu kara kuru, bu nalet aksi ihtiyardan ödü kopan Marika’nın iki yana düşüveriyor kolları. Bir elinde maşa, bir elinde ateşi yellemeye çalıştığı çalı süpürgesi.

    -Akşama Çipihorta yapacağım vre teyze diye sesleniyor. Ocağa gaz kalmamış. Hem                            yanmadı bile, deyip daha öteye, sokak kapısına doğru iteliyor koca maltızı.

   İkbal Teyze, babaannem, hiç yemek pişirdiğini görmedim. Yemeğini küçük lokmalarla adeta tiksinerek yer. Benzemez anneanneme.

  

   İşte öykümüz yola çıktı sayılır. Bundan sonra ne yaparım? İkbal Teyze’nin ilenmelerini mi aktarırım, Sarı Karı Marika’yı mı anlatırım sizlere, yoksa Çihiporta’ yı mı maltız kokusunda? Hangisini yazarsam yazayım ki öncelik ve bağlantılar da önemli, o sesi duymalısınız en sinsi, karık ve nefreti yanıyla. Çihiportanın kokusunu almalısınız, acıkmalısınız birden. Merak etmelisiniz ben anlatırken. Ben de deneyeyim bir, demelisiniz. Ben anlatmazsam kökenini araştırmalısınız. Ben yazarsam…
  
   Şimdi bu başlangıcı bir yana bırakıp bir diğerine geçebilir miyim hemen? Biraz zor. Neden? Çünkü bir metnin içinde dönenirken zor olmalı. Bir duygudan, bir zihin bütünlüğünden sıyrılıp, yeni bir âleme koşar adım gitmek olur bu. Yine de deneyelim.

  

   Keşke her şey isteğimiz gibi olsa. Taşınabilseydim keşke bu kentten hiç değilse bu mahalleden. Ama olmadı, olamadı. Sebebi uyuşukluğum mu, imkânsızlığım mı pek bilemiyorum aslında. Dışarıda kedilerin kuyruklarının donduğu, donup da havada asılı kaldığı fırtınalı bir kış gecesi çalıverdi kapımı son Bo. Elinde birkaç şişe Köpeköldüren ve bir demet buz kırıntısı sesli nergisler. Sonradan düşündüm, kapıyı açmayabilirdim. Bir haftadır elektrikler kesikti evde. O yüzden ışığımı görme ya da bir müzik, bir ses duyma şansı yoktu. O her şeyin bir sebebi var derdi hep. Sebepsiz dünya dönmez. Düşüncelerimi üç sokak öteden bilmek yetmemiş, yüzümü görmeye gelmişti işte.
  
   Yapılacak bir şey yoktu.

  

   İşte ikinci öyküye giriverdim. Bu duyguyu anlamaya çalışıyorum bir yandan. İlk anlatının gideceği döneceği yer belli. Orada yalnızca yöntem ve dil sorunum olabilir. Belki biraz da araştırma. Onca anıdan, naif sözcüklerden sonra son Bo ile ne konuşacağım, ya da o bana neler anlatacak? Doğrusunu isterseniz başı olan bu anlatının sonu yok zihnimde. Hatta yazının ortası bile bana yabancı. Düş gücümü hizmetime çağırıp soracağım. Düşünce gücüne ve onun olanaklarına takmış bu adam, bu kahraman bize ne anlatsın? Okurumu, öncelikle de beni neyle şaşırtsın? Bu öykü; mistik, tasavvufi bir giysi de kuşanabilir. Bilimkurguya da yürüyebilir. Belki de o çok sevdiğim delilik öykülerine katılabilir.
                                                                                                                                                     3
  
   Tam da son Bo’nun sonunu hazırlamaya -ama epeyce yaşattıktan sonra kahramanımızı- başlamışken bir kez daha sınıyorum kendimi. Üçüncü öyküye atlayacağım. Size söylememiştim ama cesaretim elle tutulur gibi değil bugün.

   İki bacağı da kasıklarından kesikti, cümlesiyle bırakmışım adamımızı. Aklıma geliveren, beni çok etkileyen o düşüşüydü. O yüzden başlamıştım anlatmaya. Bir de gürültücülü, dönek tavırlarına sinirleniyordum ya, tekerlekli iskemlesinden düştüğü anda, kendince kurguladığı karizmasının boşalması, kovboy şapkasının, koyu güneş gözlüklerinin, ağzındaki piposunun altından çıkıveren şaşkın, kel, ablak suratı. Bir an, o ana sürüklüyorum kendimi. Yeniden bakıyorum anımsadıklarımın ışığında. Kendime sorular soruyorum durmadan.
                                                                                                                                                   
-         Tekerlekli iskemlede ıvır zıvır satan bir adama neden sinir oluyorsun?
-         Şapka, gözlük ve pipo yüzünden nasıl bir karizmadan söz ediyorsun?
-         Düştüğü anda, baktığında, üstelik de olayı an an gözlemlediğinde, benim yüzümden oldu düşüncesinin içini sızlattığı yeri anımsıyor musun?
-         Yoksa hala vicdanın öfkene yenik mi?

   Bu küçücük olayda tüm bu soruları yanıtlamadan yazıya başlamışken sürdürebilmeyi gözüm yiyor mu bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki bu deneysel çalışmayı yarım bırakmak istemiyorum. Kurguladığım bu çalışmanın sizlerle bir şekilde buluşması dileğim.

  

   Garsonlar, yoldan geçenler koşuşturdu hemen. Birileri arabasını düzelti. Adamı kollarından tutup sandalyesine oturttular. Birkaç kişi de yere saçılan rengârenk çakmakları, kalemleri, futbol takımlarının amblemlerinin süslediği anahtarlıkları toplamaya koyuldular.

   Adam birkaç kez yekinerek tekerlekli sandalyede az önceki görüntüsünü yeniledi. Deri yeleğini silkeledi. Şapkasını, gözlüğünü, piposunu ekledi duruşuna.

   Telaşsız, dik ve mağrurdu.
  
   Yere dökülen ıvır zıvır eklenince arabaya, duyulmayan bir ses ve birkaç baş sallamayla veda etti etrafındakilere, uzatılan suyu içmedi.

   Tekerlekli sandalye yürüdü gitti yanımızdan, çok geçmedi hoparlöründen bir marş yükselti,

-         Çıktık aaaaçık alınla!

   Bayrağı bir ara sırtına bağlamış olmalıydı.


   İşte bu kadar. Yazıya devam etmek sorun değil artık benim için. Ama bunu ister miyim, bilmiyorum. Tıkanmış gibi görünen anlatı, günümüzde para kazanmak için takla atan bunca adam varken, bu garibin küçük oyunlarına sinirlenebilen benim gibileri için nereye yürür, nerede bağışlanır.
                                                                                                                                                  4

   Belki de düşüncelerimin beni götürdüğü yerlerden büyüyerek yuvarlanan toz bulutları gibi geri gelir de kocaman bir metnin içinde anlatmak istediğim bir düşüncenin anlatıcı kişisine bürünür.

   İlk başlangıçta mutfakla özdeşleştirdiğim anneannenin kocaman dolu hayatı, buram buram yemek kokularıyla dalar yazının içine. İkbal Hanım’ın yaşama olan nefreti, güzel Marika’nın Çihiportaya fazla biber katmasına neden olur. Kocası acıyı seviyorsa sorun yok, güzel bir aşk gecesi bekler onları. Burası kanatlarımızın çıktığı yer ne de olsa.

   Son Bo, ikinci öykümde, benim içimden mi konuşur, bana konuşan mı olur? Buna yazıya devam etmeden kara versem iyi olacak. Yoksa yazı dediğin kalır derler ama bazen öyle bir alır başını gider ki, sözü aratır insana. Zaten söz dediğin, sözcüğün ruhu değil mi?

   O tekerlekli sandalye, üçüncü öykümde, bir gün boş ve sessiz geçse yanımdan, anlattıklarım dumura uğrar hesap sorar mı? Uzaklardan Zeki Müren, Şiiimdi uzaaklardasın diye uzatır mı geceyi?

   Bir başka gün bu üç öyküyü birbirine sarıp sarmalar içinden bir Ege çıkarır mıyım, bir İzmir, bir her yer?

   Bilmiyorum.

   Düşünüyorum da; asıl olan, hayran olduğumuz alıntılarla, göndermelerle donanmış, bozulmaz, yeniden yazılması mümkünsüz görünen cümlelerle yazmak mı?

   Bilgiyi, gözlemi, içseziyi zihnin senteziyle eleyip, dilin olanaklarıyla imbiklerden süzüp, bir yerlerde var olduğu hissedilen okurun-m-la buluşturmak mı?

                                                                                                                Yıldız İlhan

   -sürecek-                                                                                                                              

  

  






3 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Hocam devamını sabırsızlıkla bekliyorum. İçinde birkaç öykü gizli olmakla beraber nasıl yazı yazılacağını anlatan didaktik bir yanı da var bu öykünün, bu hoşuma gitti ve yazmanın keyfini de içinde barındırıyor. Sizi olumlu da olsa eleştirmek bize düşmez ama, kendimi tutamadım. :) Aynı zamanda sizin hakkınızda da geçmişe dair bize anlattıkları var , bu da çok hoşuma gitti. Kaleminize sağlık...

    Fatih Akuzun

    YanıtlaSil
  3. Haklısın Fatih, bu yazı yazı yazmanın yöntemleri konusunda içsel bir deneysel çalışma aynı zamanda. Umarım devamını yazabilirim de bir tür danışma ya da beslenme yeri oluşur.

    YanıtlaSil