Edebiyat Haberleri

Loading...

12 Nisan 2011 Salı


Fa Diez

Kıyamet günü geldi çattı. İsrafil, borusunu eline aldı. Lakin onca yıldır beklemekten boru paslanmıştı. Üflemeye çalıştı İsrafil ama ses seda yoktu. Tanrıya yakardı, ondan da ses çıkmadı. Belki de kulakları tıkanmıştı İsrafil’in. Yoksa sağır mı olmuştu? Tekrar eline aldı borusunu, var gücüyle üfledi yanakları şişkin. Ama ne ses vardı ne de hareket.

Derken Neyzen Tevfik çıkageldi. Aldı eline İsrafil’in borusunu. Sarhoştu ama aklı yerindeydi üstadın. O üfledi. İsrafil dinledi. Tüm dünya inledi. Doğanın iniltisiydi bu. Fa diezdi. Bülbüllerin konçertosu eşlik etti Neyzen’in borusuna. Çağlayanlar gürledi. Ağaçların hışırtısı. Yağmur’un sesi.

Güneşin batışı ve aydınlığın hakimiyeti.

4 Nisan 2011 Pazartesi

ATEŞ VE SU

ATEŞ VE SU

Kafasında yarattığı gizemli dünyanın hayalini yansıtmaya çalışıyordu. Fırçasını hırçınca savurarak, tuvale işliyordu beynindeki resmi. Atölyesinde yüksek sesle çalan Beethoven’ın 9. senfonisini bastırmaya çalışırcasına, sertti fırça darbeleri. Sanki müziğe ayak uydururcasına boyuyordu tuvali. İçerde paravanla ayırdığı bir bölümü yatak odası yapmıştı kendine. Orada yaşıyor, resimlerini canlandırıp gün yüzüne çıkartıyor ve hayatındaki tek kadın olan eşiyle de pek ilgilenmiyordu.. Sanılanın aksine çok çapkın biri değildi. Pek çok ünlü ressam  gibi onlarca sevgilisi olmamıştı. Tek aşkını yıllar önce ona sevdiğini bile söyleyemeden kaybetmişti. Yıllar sonra evlendiği kadını, Suna’yı sevmişti ama aşk derinlerde bir yerde unutamadığı kadına duyduğu özlemdi onun için hala. Bu özlemi yansıtıyordu tuvale, sonra üstüne hayalini kurduğu dünyayı resmediyordu. Eserlerinde de aşkını tıpkı beynindeki gibi derinlere gömüyordu böylelikle. Çözülemeyen gizli semboller gibi, orda saklı duruyordu. Belki de bu nedenle; gerçek aşkına ihanet etmek istemediğinden karısını ihmal ediyordu. Çünkü onunla birlikte olurken unutamadığı kadını düşlüyor, kendine geldiğindeyse çok ama çok mutsuz oluyordu.

“Kahretsin!” diye kükredi Adem, sigara ve alkolden çatallanmış kalın sesiyle.

Atölyesinin tavanından akan su, yaptığı resmi biraz bozmuştu. Suya lanet okurken aklına bir fikir geldi. Devasa boyuttaki tuvalin yanına geçti. Tuvali; hafifçe geriye doğru eğdi ve bir kendine doğru çekip, bir ileri itmeye başladı. Bazen uzun soluklu ama ağır bir tempoyla bazense hızlıca ileri geri oynatıyordu. Dinlediği müziğin ritmine uyarak tuvali resmen dans ettiriyordu. Müzik bittiğinde duyduğu hazzı kelimelerle ifade edemezdi. Cinsel bir doyuma ulaşmışçasına mutluydu .Tuvali dayanak’a yaslayıp geriye doğru çekildiğinde ortaya çıkan eser, hayalindeki resim değildi ama üretirken yaşadığı duyguları hiçbir şeye değişmezdi. Yukarıdan akan su, resmi adeta dönüştürmüştü. Daha sonra bu resimle alacağı onlarca ödülü söyleselerdi belki de inanmazdı Adem Canalan.

O anda bir şey daha fark etti. Sanki çatısının tahrip olması ve suyun oradan akması ilahi bir güçtü. Yaşamdan kaçırdığı onca zamanı geçirdi aklından. Hareket etmeliydi. Aynı mahallenin birkaç arka sokağındaki tek katlı eski bir evde yaşayan karısının yanına koştu. Kollarıyla karısını sarıp sarmaladı. Uzun zamandır yapmadığı kadar tutkuyla dudağına bir öpücük kondurdu. Daha sonra şaşkınlık içindeki karısını elinden tutup atölyeye doğru koşmaya başladı. Geçtikleri sokaklar modern dünyanın betonarme apartmanlarıyla, yanlarında direnen eski, bahçeli ve tek katlı evlerin var olmaya çalıştığı karmaşık bir yapıya sahipti. Aradaki apartmanlar, eski evlere ayak uydurmaya çalışıyordu. Yeni, eskiye yenik düşüyordu bu mahallede.

Atölyeye vardıklarında kocasının yaşadığı değişimi sorguluyordu Suna. Mutlulukları tahmin ettiği kadar uzun sürecek miydi acaba? Sorular kadının kafasını kurcalarken Adem’in aklı dağılmıştı bile. Sihirli bir fırçayı eline alıp şehri istediği gibi boyamaktı içinden geçen. Hayalinde; sanatçıların, filozofların, ressamların ve estetik kaygıları olan mimarların, mühendislerin, hukukçuların yönettiği bir dünya vardı. Hareket etmesi gerektiği düşüncesi onu yeni oyuncağına kavuşan bir çocuk kadar heyecanlandırıyordu. Bir an önce fikirlerini paylaşmalıydı. Öncelikle eline kalemi almakla başladı. Fırça yerine kalemle çalışıyordu bu sefer. Bir patlama yaşarcasına kelimeler dökülüyordu kaleminden. Birden, takıldı. Yazamıyordu, çünkü içinde yıllardır var olan bir his dirilmişti. Sanatçı olmayan, yaşarken sanatsal bir şey üretmeyen herkesi yok etmeyi istiyordu. Sanki bir canavarı uyandırmışlardı. Bu canavarı durduracak mıydı, yoksa salıverip özgür mü bırakacaktı?

Ertesi sabah uyandığında kendine gelebilmek için banyoya gidip yüzünü yıkadı. Kafası hâlâ karışıktı.. Yarattığı düşünce ona oldukça mantıklı görünmüştü ama bunun için karısını da öldürmesi gerekecekti. “Acaba bunu yapabilir miyim?” diye sordu kendine. Eğer sanat eğitimi almayan veya sanatsal üretimde bulunmayan herkesi yok etmeyi planlıyorsam, önce en yakınımdaki insandan başlamalıyım.”

“Tatlım, bu gece için hazırlan! Senden en sevdiğim yemeği yapmanı istiyorum. Hem geçen yıl Fransa’dan aldığım yıllanmış şarabı açmanın zamanı geldi de geçiyor. Akşam dokuz gibi evde olurum.” dedi.

“Aklından neler geçiyor, çok merak ettim doğrusu.” diyerek gülümsedi Suna.

“Düşünme artık, o işi bana bırak, sen sadece akşam için hazırlan.” diye yineledi Adem. “Yapmam gereken işler var. Şu tavandaki deliği kapatarak işe başlamalıyım.” diyerek Suna’nın yanından uzaklaştı. Çıtını bile çıkarmadan atölyeden ayrılan Suna’nın ardından Adem, önemsemeden tıkadığı deliği kontrol etti ve merdivenden aşağıya indi, hızlıca dışarıya yöneldi. “Akşam için hazırlık yapması gereken biri varsa, O da benim!” diye geçirdi aklından. Atölyenin arka bahçesinde duran 56 Chevrolet arabasına atlayıp, şehrin karşı yakasındaki antikacıların bulunduğu han’a doğru yola koyuldu. Kafasından geçen estetik bir ölümdü. Bunun için, çeşitli ebatlarda keskin aleti satın alması gerekiyordu.

Adem Canalan kapıdan içeri girdiğinde; satıcı, yüzü tanıdık gelen bu adamın kim olduğunu çıkartmaya çalışıyordu. Adem; “Yeni bir proje için bazı aletlere ihtiyacım var ama henüz kafamda netleşmiş değil.” diyerek standın üzerindeki bıçakları incelemeye koyuldu. Etrafta tanınan bir ressamdı o. Gazetelerde, karısı bıçaklanarak öldürülen ünlü ressam’ın eşi haberlerinin yer alacağı çok belliydi. Bu da satıcı delikanlının gözünden kaçmazdı herhalde. Yine de beğendiği birkaç bıçağı almaya karar verdi. Bu, karısını bıçaklayarak öldüreceği anlamına gelmiyordu. Pekâlâ başka bir yöntem kullanabilirdi. Belki de acele etmemeliydi.

Satıcıya nerde eğitim aldığını sordu. Delikanlı; güzel sanatlar fakültesi tezhip bölümü mezunu olduğunu, ancak günümüzde yaptığı eserlerin ticari getirisi olmadığı için hasbelkader bu işi yaptığını söylemişti. Adem’in aklında başka bir fikir belirdi aniden. Kendine birkaç yandaş bulmalı ve düşüncelerini yavaş yavaş yaymalıydı. Sanatçılardan oluşan gizli bir topluluk belirdi gözlerinin önünde. Belki de bu genç, topluluğun ilk üyesi olabilirdi. Tanışmak için söze başladığında, delikanlı sözünü kesti. “Sizi tanıyorum Adem bey, eserlerinizi hayranlıkla takip ediyorum. İlk anda yüzünüzü çıkartamamıştım ama sizi iyi tanıyorum, bu arada, ben Fırat” dedi.

Adem: “Hıh! Beni tanıyormuş” diye geçirdi aklından. “Bazen, ben bile kendimi tanımıyorum evlat.” dedi gülümseyerek. Ancak bir gün atölyeme gelirsen, çok mutlu olurum. Sanat üzerine sohbet ederiz.”

Fırat heyecanlanarak “Çok isterim Adem bey” dedi. Aldığı bıçakları şık kutularına koyup paketledikten sonra,  Adem Canalan’ı uğurladı ve o gelmeden önce yaptığı gibi elindeki kitabı okumaya devam etti.

Akşam atölyedeki işlerini tamamladıktan sonra Adem; duşunu aldı, yeni takım elbisesini giyip, sabırsızlanarak evinin yolunu tuttu.  Karısı muhteşem bir sofra hazırlamıştı. Mum ışıkları sofrayı süslüyor, gölgeleriyse loş odanın duvarlarında adeta raks ediyordu. Suna, güzel bir hoş geldin öpücüğüyle karşılamıştı kocasını. Adem’in bal rengi gözleri sarı sarı parladı.  Yemek boyunca Suna, mutluluktan uçuyor, gözleri Adem’de mırıl mırıl durmadan konuşuyordu cilve yapar gibi. Bir ara ayağa kalktı, şarabın da etkisiyle hafif sendeleyerek üzerine düştü kocasının. Bunu planlamamıştı ama çok da hoşuna gitmişti.

Adem “Benim başka planlarım var tatlım, atölyeye gidiyoruz” diyerek Suna’yı kibarca yukarı doğru kaldırdı, koluna girdi ve eğilerek mumları söndürdü. Şarap şişesini diğer eline alıp evden dışarı çıktı. Alışverişten dönerken yıkattığı arabası gecenin karanlığında ışıl ışıl parlıyordu. Suna’nın içini muhteşem bir heyecan kaplamıştı. “Aklından neler geçiyor acaba!” diye sabah sorduğu soruyu tekrar düşündü.  Adem, arabanın sağ kapısını açıp Suna’yı bindirdi önce, sonra kendisi şoför koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı.

Atölyeye vardıklarında Suna gördüğü manzara karşısında şaşırmış ama bir o kadar da mutlu olmuştu. Bahçede yıllardır âtıl duran havuzun, içi pırıl pırıl temizlenmiş, doldurulmuştu. Atölye toparlanmış, resimler bir tarafa dizilmişti. Soyut bir tanesi karşı duvarı süslüyordu. Ortadaysa şövale üstünde büyük boy boş bir tuval vardı.

Karşı taraftaki koltuğun üzerine bordo renkli saten bir kumaş atılmıştı. Tıpkı evdeki gibi kocaman mumlar etrafa saçılmış, ortamı tam da Adem’in sevdiği gibi hafifçe aydınlatmıştı. Adem kapıdan girer girmez Suna’ya bir buse kondurmuş ve onu yavaş yavaş soymaya başlamıştı. Suna, büyük bir heyecanla mutluluğun ve ânın tadını çıkarmaya çalışıyordu. 

Suna’yı çırılçıplak soyan Adem onu dans edercesine koltuğa bıraktı Vücudunun her yerine kondurduğu öpücüklerle karısını deliye çevirmişti adeta. “Otur bakalım, şimdi senin resmini yapacağım, bu anı ölümsüzleştirmeliyiz.” dedi.  Suna; “Olmaz, şimdi değil.” diyordu ama Adem kafasına koyduğu bir şeyi yapardı. Suna kendisini kocasının yarattığı bir fantezinin içinde hayal edince “Peki! dedi “Bu akşam sen ne dersen öyle olacak.”

Adem gülümsedi. Önce ona estetik bir duruş verdi, içerden getirdiği iki yeni kadehten birini şövale’sinin yanına bıraktı, diğerini de Suna’ya götürdü. “Duruşunu bozmadan şarabını yudumlayabilirsin. Bu gece çok uzun olacak, tadını çıkar!” diyerek kadehi ona uzattı.

Dolabındaki birkaç şişe şarabı devirmişlerdi. Alkole alışık olduğundan Adem daha az etkilenmişti ama Suna iyice sarhoş olmuştu.  “Şimdi tam zamanı” dedi Adem ve mumları devirmeye başladı. O mumları devirirken, Suna kendine gelmeye çalışıyor, “Tatlımmm!” diye sayıklıyordu. Adem gerçekçi olması için kendisine ve resimlerine de zarar vermeliydi.  Saten kaplı koltuğun etrafındaki mumlar devrildiğinde ve atölyedeki bazı yanıcı kimyasallar da işin içine girdiğinde alevler hızla büyümüş, atölyeyi sarmıştı.

Sabah olduğunda ünlü sanatçı, itfaiye erleri tarafından kurtarılmış, ancak polislerin taziyeleri eşliğinde yaptıkları klasik bir sorgulamaya da maruz kalmıştı. Sarhoş olduğu için detayları hatırlayamadığını söyledi. Karısının resmini yaparken sızdığını, alevlerin kavurucu sıcağı ve yaydığı ışık yüzünden uyanarak Suna’yı kurtarmaya çalıştığını ancak çoktan yanmış bedenini zar zor dışarı çıkarttığını söyledi. Atölyeden geriye kalan, binanın yanmış gövdesi ve onun iki resmiydi.

Resimlerden biri ölen karısının bitirilmemiş portresiydi. Suyu kullanarak dönüştürdüğü resmin yarıya yakın kısmı da alevlerden kararmıştı ama yanmaktan kurtarmıştı Adem.
Resme “Ateş ve Su” adını verdi.

GEÇMİŞ ZAMAN MAHKUMLARI

GEÇMİŞ ZAMAN MAHKUMLARI

Yarım kalan cümlelerin yükünden kurtarmanı severdim beni. Sanki anlatmak zorunda değildim. Gittikçe de tembelleştim zaten. Kitaplıktaki kitaplarını görünce aklıma geldi, seni düşündüğümden değil yoksa. Hoş, oradaki kitapların hepsi  senin. Neyse canım, kitaplık benim kitaplığım. İçine ne istersem onu koyarım artık. Rengini sen seçmiştin değil mi onun? Ah doğru ya, kitaplığı da sen seçmiştin. Yeni bir kitaplık almanın vakti gelmiş belli ki.
                Sen konuşurken kafamın karışmasını da severdim. Dinlemek uçsuz bucaksız… bilmem bu düşünmelerin var diye mi okurdun; yoksa kitaplardan mı bu düşüncelerin. Aslında bu soru ilk kez aklıma geldi. Aman, fark eder mi? Anlamıyordum işte. Sen anlamadığımı geç fark ettin biraz. Herkesi zeki mi bilirdin kendin gibi; yoksa umutsuzluktan umursamadın mı kime anlattığını, onu da bilmiyorum. Neyse, geç olsun da güç olmasın.
                Biliyorum o kitaplığın hemen altında duran cam şişedeki sarı sıvı seni saklıyor içinde. İnat değil mi? … Ohh! Sahilde beyazlar içindeki o tahtta sarmaş dolaşlığımızın kokusu bu. Sahi ya, o yara izi… Sigaranı söndürmüş bulundum kolumla, kusura bakma. Geçsin istemiyorum. Senin hatırandan değil, insanlara sorunca anlatacak bir şeyler oluyor, şaşırıyorlar dinleyince.
                Bir çift eldiven… Bir kadının görünmeyen ellerinde değil midir çekicilik? Ya da yere sağlam basamayan adımların yardım çağrısında? Ne hikmetse seni ilk görüşümde yüksek ökçelilerin arasından sıyrılmış hızlı adımlarla yarıyordun kalabalığı. Sonradan öğrendim bir sergiye yetişmeye çalıştığını ya fark etmez, işin olmasa da hızlı yürürdün sen. Sırası gelmişken, ayakkabılar…
                Yatağın arkasından çıkan bir sütyen de var. Kocaman. Anneme sormuştum küçükken, “Anne, sizin buralarınız neden bu kadar büyük? ” “Bizim kalbimiz büyük.” demişti annem. O zamandan beri beni daha çok sevebilecek büyük kalpli kadınlara sığındım, annem gibi sevsinler diye beni. O kalın dudakların beni daha büyük öpebilmek içiiin, kocaman göğüslerin beni daha çok sevebilmek içiiin, büsbüyük gözlerin seni daha iyi görebilmem içiiin…
                Birkaç tane de hediye sana aldığım: el yapımı, metalden bir motorsiklet, bir çift inci küpe, do akorlu bir mızıka, kalın, deri kaplı bir defter falan filan… Hepsi burada; bavula sığdıramadıkların, unuttukların, umursamadıkların, bana bıraktıkların… bunca zamanın dağınıklığını ancak kocaman mavi bir poşete sığdırabildim. ”Alo?”… “Saat beşte ordayım.” Parfümden kalan boşluğun yanındaki anahtarla cüzdanı alıp ceplerime tıkıştırdım. Yüklendim boyum kadar torbayı. Ne hamallık… insanlar tuhaf tuhaf bakıyor gelip geçtikçe. Size ne ki kardeşim? Çok şükür, sokak kapısıyla çöp konteynırı arasında olsa olsa on beş metre var. Tuttuğum yerden konteynırın içine çekmeye çalışıyorum poşeti, ne saçma iş. Yerinde anlamsızca zıplayarak çöp atmaya çalışan beni salak sanıp yardımıma geliyor bir adam. Şaşkın, boş bakan gözleri…”Ağabey, dur yardım edeyim.” …ıh! “Ne var bunun içinde, eşek ölüsü gibi?” ben ortasından tutuyorum, o altından ittiriyor. Sonunda siyah metal kutuda kayboluyor poşet. “Hiç.” diyorum adama, “Sağol.”
                Hiçin yükü ağır tuttu, sırtım fena. Zar zor geliyorum yanına. Kısa tutacağım zaten, acelem var. Anlaştığımız gibi olacak.
                Yirmi metre uzaktan görünce seni, yüzüne bakıp yürürken mimiklerime hakim olmaya çalışıyorum. Sırıtasım geliyor, ne yapayım? Birleşmemize bir adım kala uzatıyorum elimi sana doğru ve beline sarılmak kolay oluyor. Aynı anda dudaklarım dudaklarında. Islak, yumuşak, pürüzsüz…falan filan. Aldım işte hevesimi. Yetti birkaç saniyesi sarılışın. Bir öpücük kondurdum sana. Konuşmaya niyetli olmadığımdan mecbur kaldın. “Hoşça kal.”
                Yakın zaman, bugün yetmediğinde geçmişte kalır. Yakın zaman kadınım, hoşça kal. Arkamı dönüp yürüdüm. Geriye bakma ihtiyacı da hissetmedim bir daha. Çok uzun sürmedi, belki bir dakika sonra gördüm onu. Yüksek kırmızı topuklu, siyah ayakkabılarıyla yine kısa boylu,  duruyor. Elbisesi mükemmel olmayan hatlarına oturmuş, fark eder mi, mükemmel görünüyor. Saçları dümdüz, yeni fönlenmiş. Elini tutup öpecekken, alışmadığım kadar küçük bu elin manikürlü olduğunu görüyorum. Öylece sallanıyorlar ama aşağıda, çıplak. Fazla kolay duruyorlar böyle. Dokunduğum anda da buz gibi olduğunu fark ediyorum. Bekleyen gözlerle bana bakıyor, alışkın değilim buna. Paltomun cebinde kalmış bir çift kadın eldiveninde artık bakışlarım. Şaşırmayı erteliyorum. Bir elimde eldivenler, ellerini avucumun içine alıyorum o beni seyrederken.
-Hay Allah, buz gibi olmuş ellerin, giy şunları.
-Hoş geldin.

                                                                                                              Gizem Naz

Bir kısa öykü…

Bir kısa öykü…

Gök delinmiş gibiydi. Karanlıktan inen yıldırım, yağmur damlalarını göstermese eksik kalırdı bir şeyler. Vücuduma yapışmış kıyafetlerimden kurtulamazken, bu gök gürültüsü de olmasa fazla narin olurdu her şey. Burnumun ucundan düşmek üzere olan damlalar parladıkça sevdiğim karanlığın içinde, ellerimi açıp daha fazlasını istiyorum Tanrı’dan.
                Yağmurda yüzebilsem keşke…

                                                                                                  Gizem Naz

AHMET MUHİP DIRANAS’IN FAHRİYE ABLASI



Ahmet Muhip Dıranas

Yüzyıllarca sürmüş olan Divan Edebiyatı’nın getirdiği ağır ve ağdalı dil ile, Batı’ya öykünerek oluşturulan modern Türk şiirinde kuşağımız yazarlarını oldukça etkileyen; eskiye bağlı, gelenekten kopamayan ancak bu kalıpları zorlayarak yarattığı yenilikler, şiirdeki ihtilalci tutumu ve oluşturduğu başarılı poetikayla, Türkçenin yüz akı şairlerinden biridir Ahmet Muhip Dıranas. 

1908’de İstanbul’da dünyaya gelen Ahmet Muhip; ihtiraslı bir anne ile şehvetli bir babanın entrikalı hayatında oradan oraya sürüklenmiş bir çocuktur. Bu sürüklenmeler sonunda ilkokula Sinop’ta başlar. Yokluk, sıkıntı ve karmaşayla geçen hayatında açan en önemli filiz, ilkokul öğretmeni Numan Bey’in ona aşıladığı sanat aşkıdır ve bu aşk, onun şiire yakın durmasına neden olup Dıranas’ı edebiyata kazandıran etmen olmuştur. İlkokulun ardından Kurtuluş Savaşı için silâhaltına alınan babası nedeniyle Ankara’ya taşınırlar ve orada, Ankara Sultanisi’nin ilk kısmına verilir. Savaşın ardından Taş Mektep’te eğitimine devam eder ve orada tamamlar. Dıranas’ın ortaokulda Faruk Nafiz Çamlıbel’in ve lisede Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olması, sanat yaşantısındaki başat olaylardan biri olmuştur. Faruk Nafiz’den aldığı hece ölçüsü ve uyak geleneği, Ahmet Hamdi’den aldığı imgeli, sanatlı, az ama öz söyleyiş onun şiirinin yapı taşlarıdır.

Ahmet Muhip, ilk şiirlerini okulda yayınladıkları gazetede Derviş takma adıyla yayımlar. Halit Fahri Ozansoy’la tanışıp Ozansoy’un başında bulunduğu Uyanış dergisine Muhip Atalay imzasıyla şiirler yazar. Ardından <benim şiirlerim> diyebildiği ilk şiirlerini Görüş dergisinde yayımlamaya başlar. Arkadaşlarıyla kurdukları ömrü ancak iki yıl süren edebiyat derneğinin yayın organı olan Hep Gençlik dergisini üç sayı yayımlayabilirler.

Dıranas, lisenin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam eder ancak bunu yarıda bırakır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde muhabirlik yapmaya başlar. Eski hocası, yeni dostu Tanpınar vasıtasıyla Güzel Sanatlar Akademisi’ne kütüphane memuru olarak atanır. Bu arada İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne yazılır. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde müdür yardımcılığı yaptığı sırada Mustafa Kemal’le aynı çalışma ortamında bulunur.  Ulus, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde yazar. Devlet Tiyatroları edebi kurul başkanlığı, Çocuk Esirgeme Kurumu başkanlığı gibi üst düzey görevlerde yer alır. CHP genel merkezinde Halkevleri’nin kültür ve sanat yayınlarını yönetir. Birkaç kez milletvekili adayı olsa da seçilemez. Edip Cansever, “Doğa Vatandaşlığı” adlı makalesinde, Ahmet Muhip’in doğayı temel veya yan izlek olarak aldığı çokça şiirine edebiyat çevrelerince özenildiğini ancak Dıranas’ın oluşturduğu bu başarılı şiirsel yapıyı siyasete girerek baltaladığını belirtir.

Ahmet Muhip, uzun yıllar dostu Ahmet Hamdi gibi ön planda durmamayı, deyim yerindeyse bir ‘çekmece şairi’ olarak kalmayı göze alır ve şiirlerini yayınlamaz. Bu, herkesin kolay cesaret edebileceği bir iş değildir; çünkü Dıranas yalnızca şiir sevdalılarının edebiyat dergilerinde onu arayıp bulmasını tercih eder. Ancak yakın dostlarının araya girmeleri ve ısrarları sonucunda, şiire başladıktan elli, doğumundan altmış beş yıl sonra ilk ve son şiir kitabını yayınlar ve bu kitap onun zamanın yıpratıcılığına karşı durduğunu bugün bile kanıtlar.

Kitabın ithaf bölümü, şairane bir deyişle yazılmıştır:
                “Münire’ye

Bir gün, laf arasında, bana: ‘Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar…’ gibi bir söz söylemiştin. O gün bu gün düşünürüm ki, insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir biçimde anlatmak kabil değil. Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulmayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir. Onun için, kitabı, sevinerek, sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere…”
                
Dıranas, 1980 yılında Ankara’da ölür ve “Münire, ben Sinop’a gömülmek istiyorum. Ama sen de mezarını benim yanımda al, olur mu?” biçimindeki dramatik vasiyeti gereğince Sinop’a gömülür.

Aşkı anlatırken bile doğayı betimlemekten geri kalmamıştır Dıranas. Müziğe ve resme duyduğu ilgiyle bütünleşik derin bağlılığı yine onun dizelerinde bulmak mümkündür. Doğayı, çevreyi anlattığı dizelerde âdeta izlenimci (empresyonist) bir ressamın bakışı, görüşü var gibidir. Uyak, ölçü, tekrarlar; aliterasyon ve asonansla yarattığı ritim ve armoni ise müzik duyarlılığının bir kanıtı gibidir. Dıranas; şiirin yanı sıra köşe yazısı, deneme, oyun, çeviri, uyarlama ve inceleme türlerinde de eser vermiş bir sanatçıdır. Ancak diğer türlerde verdiği eserler, onun şairliği sayesinde ilgi çekebilecek türden yapıtlardır.

Fahriye Abla

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!

Şüphesiz ki, Ahmet Muhip dendiğinde ilk akla gelen şiiri ve belki de onu Ahmet Muhip yapan yapıtı ‘Fahriye Abla’dır. Kuşağının yenilikçi ve ihtilalci bir üyesi sayılan Ahmet Muhip’in bu şiiri şekil ve konu bakımından klasik sayılabilir. On üçlü hece ölçüsü ve Divan yazın’ında müsebba adı verilen yedili bentlerden oluşan, tam ve zengin uyaklarla birlikte bolca redif içeren bu şiir, bir nevi geçmişle hesaplaşmadır.
                
İlk dizelerde bahsedilen alanların geçmiş zaman kipiyle yer alması, kahramanın çocukluğunu geçirdiği mahalleye yeniden gittiğinin ve orada anılarının yâd ettiğinin kesin bir kanıtıdır. Kahraman, tüm cesaretiyle birlikte, belki de ilk kez âşık olduğu, yürümeye başladığı, düşe kalka oyun oynadığı bu mahalleden aklında yalnızca ‘Fahriye Abla’sının kaldığını itiraf ederek, onun hayatındaki önemini vurgular ve hemen Fahriye Abla’yı tanımlamaya başlar: Sürekli hayaller kuran, isterik gülüşlerde belli olan inci gibi dişleri ve zincirlerle donattığı gerdanıyla, tüm güzelliğini ortaya serer. Kaçırılmaması gereken noktalardan biri, “Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla!” deyişiyle yalnızca kahramanın değil, mahalledeki tüm yeniyetme erkeklerin ona âşık olduğunun belirtilmesidir.
                
İnsanı var eden unsurlardan birinin yaşadığı mekân olduğu gerçeği, ikinci bentte yansıtılır. Kibrit kutusu gibi bir evde yaşayan Fahriye Abla, balkonunu sarmaşıklarla örten, penceresinin önünde sürekli çiçek yetiştiren, bahçesindeki akasyalara özen gösteren bir kadındır ve evi, küçük bir derenin kıyısındadır. Bilinçli olarak bahçesine kaçırılan topların açıklaması, Fahriye Abla olduğu kadar kuşkusuz bu şirin komşunun yaşadığı yerdir de. Bu bent, aynı zamanda Dıranas’ın doğayla ne kadar iç içe olduğunun da bariz bir göstergesi olarak yer alır şiirde.

Üçüncü bent, Fahriye Abla’ya âşık erkeklerin yaptığı bir ortak açıklama gibidir ve “hırsızın hiç mi suçu yok” minvalinde bir serzeniştir. Bunca erkeğin gönlünü çalan Fahriye Abla’nın aslında sevip de kavuşamadığı bir erkeği vardır. Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” ve Enis Batur’un “Sizin İçin Kestim Saçlarımı” şiirlerinde de kullanılan bir gelenekten, bu aşk acısını anlatmakta da yararlanmıştır Dıranas. “Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı.” deyişiyle yârine kavuşamadığı anlatılır Fahriye Abla’nın. Anadolu’da aşk acısı yaşayan, aşkı karşılıksız kalan kadının uyguladığı yöntemdir bu. Aslına bakılırsa, bunu edebi kaynaklarla temellendirmek yerine herkesin farkına varacağı bir açıklama yapmak da mümkün: Tüketimle rahatladığına inanan modern kadının sık sık başvurduğu yollardan biridir fiziksel bir değişiklik. Saç tasviriyle birlikte verdiği aşk acısının ardından, yalnızca Fahriye Abla’ya yönelir betimlemeler. Buğdaysı bir ten, kısa ama kararında bir boy, erkeklerin ilgisini toplayan bir fizik ve zamanın modası da olan kısa eteklerle, şuh şarkılar söyleyen Fahriye Abla’nın bu kadar çapkın olması ve 1984 yapımı bir filmde bu karakteri Müjde Ar’ın canlandırması bir rastlantı değildir.

Üçüncü bentteki ‘saç kesme’ geleneğinin desteği, dördüncü bendin ilk dizesidir. “Gönül verdin derlerdi o delikanlıya/En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya” dizeleri, aşkına karşılık bulamayan Fahriye Abla’nın, belki de aile ve mahalle baskısından ötürü sevmediği birine verildiğini anlatır. Ancak kahraman bile, çapkın olan Fahriye Abla’sına güvenemez ve hâlâ ilk kocasında olup olmadığını sorgular. Tüm bunlar ne kadar kötü olsa da gerçektir ve her gerçek gibi can acıtır. Bu nedenle kahramanımız, yaşanan tüm acıların, aşkların, eli boş dönen sevdalıların bu mahallede kalması gerektiğini vurgulayıp “Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın/Hatırada kalan şey değişmez zamanla” diyerek hezeyanını belirtir. Bu, şiirin en can alıcı ve can yakıcı noktasını oluşturur. Son dize ise, diğerlerindeki gibi ‘biz’ tamlayanıyla değil, ‘ben’ tamlayanıyla biter: “Ne vefalı komşumdun sen Fahriye Abla!”. Bu dizeyi incelerken, Dıranas’ın bağlı olduğu hece ölçüsünü göz önünde tutmak gerekir. Elbette buradaki ‘vefalı komşumdun’ sözü, bu kaygı güdülerek de yapılmış olabilir; ancak Ahmet Muhip’in yaklaşık kırk iki şiirinde heceyi kıran tutumunu fark edersek, burada da böyle bir tutum sergileyebileceğini fakat bunu kasıtlı olarak yapmadığını ayrımsarız. Hangi koşulda olursa olsun, Dıranas, Fahriye Abla’nın son dizede kahraman tarafından iyice sahiplenildiğinin, belki küçük bir ilişki yaşadıklarının ve Fahriye Abla’nın arkasına dönüp bakmadan buradan gittiğinin anlaşılması için böyle bir değişikliğe gerek duymuştur

Baki Süha Ediboğlu, Fahriye Abla şiiri için şöyle bir not düşmüştür tarihe: “Ahmet Muhip'in anası babası Ankara’da Cebeci'de kendi malları olan ufak bir evde otururlardı. Muhip'in çocukluk ve gençlik yıllarının bir kısmı bu sevimli evde geçmiştir. Delikanlılık çağında yazdığı Fahriye Abla adlı şiiri bu mahallede komşuları olan güzel bir kadın içindir. ”. Ahmet Muhip’in ölümünün 25. yılında yapılan bir törende, eşi Münire Dıranas konuya şöyle açıklık getirir: “Eşim o şiiri annesinin bir arkadaşına yazdığında ben daha doğmamıştım. Evlendiğimizde de o kadın 70 yaşındaydı. Ben Fahriye Abla'yı hiç kıskanmadım.”

Belki de tüm bunlar, Fahriye Abla’nın niçin bu kadar sahiplenildiğinin ve şiirdeki kahramanın kim olduğunun birer ipucudur.


Derya Barış Şen

25 Mart 2011 Cuma

Ah Şu Oburluğum Yok mu

Başıma ne geldi ise, oburluktan geldi. Puslu bir öğleden sonra, iki ayaklıların pirinç tarlası dedikleri sulak yerde, gövdeye indirdiğim dolgun kurbağa yavrularını sindirebilmek için yassı bir taşın üzerine çıkmış; bir yandan tokluğun, diğer yandan neredeyse her öğleden sonra yağan ılık yağmurun keyfini çıkartıyordum. Birden bana doğru hızla yaklaşan iki ayaklıları fark ettim. Kendimi hemen suyun içine atsam da, çok geç kalmıştım. Zaten şişmiş karnım yüzünden, normal hızımla hareket de edemiyordum. İki  ayaklıların en yaşlısı, elindeki bir şeyi suya daldırdığı gibi beni yakaladı. Sudan çıkarttı. Sonradan kendi aralarındaki konuşmalarından adının kepçe olduğunu duyduğum bu garip şeyin içinde kısılı kalmıştım. Kaçmaya çalıştım, ama nafile! Kımıldadıkça daha da dolanıyordum bu lanet şeye! Çaresiz, beklemeye başladım. Diğer iki ayaklılar, beni görür görmez bağırmaya ve neşeli çığlıklar atmaya başladılar. Bu, onların ilk avlarıymış. Şu şansa bakın ki, ben de ilk avladıklarından oldum!..

Beni yakalayan iki ayaklı, dikkatli bir şekilde kepçeden çıkarttı. Tam sırtımdan tutup, evirdi çevirdi. Aslında genç ve güçlü olsam da, ihtiyarın bu tutuşuyla tamamen çaresiz kaldım. Ne elini yakalayabildim, ne de kendimi kurtarabildim. İhtiyar “çocuklar bugünlük bu kadar av yeter!” diyerek, beni elindeki sepet dedikleri şeyin içine attı. Orada, tıpkı benim gibi yakalanmış sekiz-on çaresiz daha vardı. Yalnız olmadığımı görmek, bir an içimi rahatlattı. Ancak ihtiyarın niyetinin ne olduğunu bilememek, doğrusu yakalanmaktan da kötüydü. Ya beni yerse!.. Öyle ya, neredeyse benim boyumun yüz katı bir yaratıktı o. Üstelik çok güvendiğim kuvvetli kıskaçlarımla ona hiçbir şey yapamamıştım. Ah bu çaresizlik! İlk defa karşılaşsam da, bir daha asla yaşamamayı dileyeceğim bir hâl imiş meğer…

 Dediğim gibi, şanslı sayılırım. İki ayaklıların niyeti, bizi yemek değilmiş! Onlar, doğadan yakaladıklarını, toptancı dedikleri diğer iki ayaklılara satarak geçinirlermiş. Bunu öğrendiğimde nasıl rahatladığımı size anlatamam! En azından bir süre daha yaşayacağım. Obur mideme, bir süre daha lezzetli yiyecekler dolacak. Ve ben sadece bunun için bile olsa, yaşamaktan çok mutlu olacağım!..

Şu toptancı dedikleri iki ayaklılar da oldukça neşelilermiş meğer. Önce hepimizi teker teker kontrol ettiler. Evirdiler, çevirdiler. Hastalıklı olup olmadığımızı; kıskaçlarımızın, bacaklarımızın tam olup olmadığını kontrol ettiler. Bu sırada karınlarımızı kaşıyarak, bizimle şakalaştılar bile!

Doğrusu daha önce karnımı kaşıyan olmamıştı. Bir zırhla kaplıysam da, küçücük ayaklarım sayesinde, karnımın kaşınmasını hissedebildim. Bunu neden daha önce keşfetmemiştim ki! Kendimi iki ayaklılara kaşıtamasam da, en azından gezip durduğum tarlaların kenarındaki yosunlara sürtebilirmişim değerli karnımı. Her neyse, olan oldu artık…

Toptancılar bizi başkalarına götürdüler. Konuştuklarından anlayabildiğimiz kadarıyla, çok uzaktaki iki ayaklılara gönderilecekmişiz. Bunun için yolculuk dedikleri bir şeye hazırlanmamız, kutu dedikleri bir şeye konulmamız gerekiyormuş. Hay aksi! Yoksa şu yolculuk dediklerinde mi yiyecekler bizi? Bunu fark eden sadece ben değildim. Yanımdaki çaresizlerin bir kaçı daha aynı soruyu birbirlerine soruyorlardı. Acıkmıştım. Keşke, bir tombul kurbağa yavrusu daha yiyebilseydim…

Gözümü açtığımda apaydınlık bir yerdeydim. Etraf, alıştığım o uçsuz bucaksız yeşilliklerden çok farklıydı. Bir yere tıkılmıştık hepimiz. Etrafta, ne saklanabileceğim kuytuluk, ne de içine girebileceğim mağaracık vardı. İlk aklıma gelen, diğerlerinin ardına sığınabileceğim oldu. Şiddetli bir kuyruk darbesiyle kendimi arkaya fırlattım. Ama o da ne! Bir şeye küüüt diye çarpmamla durmam bir oldu. Tıkıldığımız yer küçücüktü. Öteye gidemedim. Biraz sakinleşince, tüccar dedikleri iki ayaklıların hepimizi bir kutuya koyduğunu; üzerimize azıcık su serptikten sonra, her birimizi tuhaf bir his yaratan ılık sıvıya batırdığını hatırladım. Sanıyorum uzunca süren yolculuk sırasında sessiz durmamızı istemişlerdi. Bayılmıştık!..

Birazcık daha kendime gelip, etrafıma bakacak cesareti topladığımda, birlikte yakalandığım diğer zavallıcıkların da yanımda olduklarını fark ettim. Her neyse, bir işe yarar mı bilemem amma, hepimiz bir aradaydık! Ama ayıldıkça fark ettim ki; o çağıl çağıl suların aktığı yemyeşil kırları, gönlümce gezindiğim pirinç tarlalarını ve öğleden sonra yağan ılık yağmurlarda üzerine serilip miskinlik yaptığım yassı taşları bir daha göremeyeceğim. Hepsini ayrı ayrı özleyeceğim. Ama en çok da o tombul kurbağa yavrularını…
 
Etrafımız meraklı iki ayaklılarla çevriliydi. İçine tıkıldığımız şeffaf kutuya doğru eğilmiş, dikkatlice bizi süzüyorlardı. İçlerinden, elinde yakalandığımdan daha küçük bir  kepçe tutanı yanındakine: “Bak şu arkadaki erkek güzel görünüyor, ne dersin?” diye sordu. Diğeri hiç cevap vermeden gözünü bana dikti. Başını sağa sola yatırdı. Beni baştan aşağıya süzdü: “Evet, üstelik de maviymiş. Procambarus Clarkii’lerde mavi renk kolay bulunmuyor. Hele bu boyda!” dedi. Ne kadar cahil diye geçirdim içinden. Ömründe pirinç tarlası görmemiş bu! Eğer tarlama götürebilseydim, ortalıkta ne çok mavi kerevit olduğunu görürdü!.. “Tamam Faik abi, onu ver. Bir de şu sağ köşedeki dişiyi!”

Hopp, kendimi yeniden kepçenin içinde buluverdim; sonra da içi yarısına kadar su dolu bir torbada. Yanıma o iki ayaklının işaret ettiğini de atıverdiler.

Çekil şöyle biraz sersem!” diyerek kıskaçlarını yüzüme doğru uzattı… “Dur canım, hemen sinirlenme! Ben ister miydim böyle tanışmayı? Şu Faik dedikleri iki ayaklının marifeti bunlar. Ama yine de özür dilerim!” diye cevap verirken, açlığımı bile bastıran güzelliğini fark ettim. Onunla böyle tanışmayı istemezdim doğrusu!.

Kırmızı zırhının içinde oldukça alımlıydı. Upuzun, boylu boyunca uzayan antenleri vardı. Narin ve alımlı bacakları, bakımlı gövdesini taşıyordu. Sanıyorum aynı yaştaydık. Benim yakalandığım tarladan değildi. Onu daha önce hiç görmemiştim. Görseydim hatırlardım böyle bir güzelliği. Kim bilir, belki o da beni yakışıklı bulmuştur…

Kocaman bir şeyin önünde durduk. İki ayaklıların, kapı dedikleri bir yerden içeri girdik. Bizi Faik’ten alan iki ayaklıyı, daha küçük iki ayaklılar karşıladı. En küçük olanı bizi görünce ellerini çırparak: “Babacııııımmm. Sonunda buldun mu yoksaaaaa?” diye bağırdı. “Evet kızım.” dedi beriki, “Buldum.”

Sonra karanlık bir yere girdik, oda diyordu iki ayaklılar oraya. Yukarıdan bir ışık yayıldı, ortalık aydınlandı. Gözlerimi yukarı çevirdim, o sımsıcak ısıtan güneşi belki de son bir kez daha göreyim diye. Ama odayı aydınlatan güneş değildi! Garip bir parıltı yayan, yuvarlık bir şeydi yukarıda asılı duran. O an anladım güneşi bir kez daha göremeyebileceğimi. Oysa ne çok severmişim…

Adına akvaryum dedikleri küçük, şeffaf ve içi su dolu bir yere atıverdiler ikimizi de. Doğrusu böyle savruluvermeyi beklemiyordum. Hızla suyun dibine doğru giderken toparlanmaya çalıştım. Bir iki kuyruk darbesi savurdum. Ama nafile. Suyun dibine sırt üstü uzanıvermekten kurtaramadım kendimi! Bu, bir kerevitin en savunmasız ânıdır; saldırıya açık ve savunmasız olur böyle yatanlar. O yüzden, daha önce hiç sırtüstü yatmamıştım. Çabucak toparladım kendimi. Etrafıma şöyle bir bakındığımda, bu akvaryum dedikleri yerde; birkaç kaya, içinden fokur fokur sesler ve kabarcıklar çıkan bir şey, küçük mağaralara benzer yerler ve az ilerde de o güzel güzelinin olduğunu gördüm. Küçük iki ayaklılar akvaryumun etrafında hoplayıp zıplıyorlar; birbirlerine beni gösteriyorlardı. “Ne yani, bunlar da mı ömürlerinde hiç mavi kerevit görmemiş?” diye geçirdim aklımdan…

Bir süre sonra iki ayaklıların tamamı odadan çıktılar. Ama sesleri duyuluyordu. Çok yakında olmalıydılar. “Hadi kızlar yatağaaa…” diye bağırdı büyük iki ayaklılardan uzun saçlı olanı. “Yine kalkamayıp servisi kaçıracak, okula gecikeceksiniz!” Küçükler biraz mızıldansalar da, uzun saçlı iki ayaklının dediklerini yaptılar çaresizce. Bir süre sonra, uzun saçlı iki ayaklının ritmik, yumuşak ve belli ki kızları uyutmaya çalışan sesi duyulur oldu sadece. “…sonraaa Poldi kollarını iki yana açttıııı, yanında uçan martılarla birlikte rüzgara döndü yüzüüünnüüü. Rüzgaaar, her üçünü de, pamuk tarlası gibi uzayan bulutlara doğru yükseltmeye başlamıışştııı…” Seslerin geldiği yere kulak kabartınca, iki ayaklıların yan odada olduklarını anladım. Biraz sonra sesler tamamen kesildi. Uzun saçlı iki ayaklı, parmaklarının ucuna basarak, yan odadan çıktı. Uzaklaştı. Belli ki, küçükler uyuyakalmıştı. O da uyandırmak istemiyordu.

Ben ömrümü bu küçücük yerde geçirmeyeceğim!” dedim küçük mağaralardan birisine saklanmış güzel kıza. “Çok da umrumdaydı.” diye cevap verdi. “Ne yapacaksın ki? Yakalandık ve buraya tıkıldık işte!” Ona, bir taşın altından fokortu ile çıkan hava kabarcıklarına doğru gelen incecik bir şeyi gösterdim. “Şunun ucunu görüyor musun? Doğrudan dışarıya çıkıyor. Kaçma fırsatı demektir bu!..” İsteksizce mağaracığından çıktı. Yukarıya doğru şöyle bir göz attı. Küçümseyerek: “Dene bakalım. Belki becerirsin!..” dedi.

Artık özgürlüğüme yeniden kavuşmak arzusundan mıdır, yoksa güzeller güzelinin gözüne girmek isteğinden mi bilemiyorum, yavaş yavaş tırmanmaya başladım. Neyse ki, içinden hava geçtiğini anladığım bu şey, göründüğünün aksine yumuşacıktı. Tutunarak kolayca tırmanılabiliyordu. Kuvvetli kıskaçlarımı kıza doğru çevirdim. Beni beğenmesini istiyordum! Göz ucuyla beni izleyip izlemediğini anlamaya çalışarak, yavaşça tırmanmaya başladım. Az bir çabayla, akvaryumun girişine ulaştım. O da ne! Bir açıklık! Üstelik rahatça geçebileceğim genişlikte…

Boyumun on katına yakın bir yükseklikten yere düşmeyi göze alarak, kendimi aşağı bıraktım. Dedim ya şanslıyım; yumuşak bir yere düştüm ve fazla ses çıkartmadım. Bir süre hiç kımıldamadan durdum. Etrafımda neler olup bittiğini anlamaya çalıştım. Karanlık olduğu için, odada ne var ne yok tam seçemedim. Ama kapı dedikleri yerden hafif bir ışık geliyordu. Oraya yöneldim.

Yavaş yavaş sürünürken, daha önceleri hiç görmediğim bir dört ayaklı karşıma dikiliverdi. “Miiyaaavvv” diyerek üstüme doğru eğildi. Karanlıkta parlayan gözlerinden çok korktum! Ama akvaryumdan izlendiğimden de emindim. Hay aksi, ne yapmalıydım? Kaçsam, kaçamam! Korkakça bir şey yapamazdım… Suyun dışında o kadar hızlı hareket de edemiyorum. Sürünerek gidiyorum zaten... Kalsam, bu dört ayak tüy yumağının niyetini bilemiyorum! En iyisi kıskaçlarımı hazırlamak ve bu yaratığa doğrultmak galiba… Aynen öyle yaptım! Bu dört ayaklı, daha önce benim gibi güçlü ve kuvvetli bir kerevit ile karşılaşmamış olmalı ki, yanıma fazla yanaşamadı. Şöyle uzaktan bir iki kokladı. Sessizce uzaklaştı. Yürürken hiç ses çıkartmıyordu, koca gövdesine rağmen…

Biraz daha gayretle kapıya kadar süründüm. Hafif bir ışığın geldiği yan odaya yöneldim. Burası küçük iki ayaklıların odası olmalıydı. Etraf biraz dağınıktı. Sağa sola bir şeyler atılmıştı. Az dikkatle bakınca, içeride birbirine dik şekilde konulmuş ve üzerinde küçük iki ayaklıların yattığı iki şey gördüm. Hayret! Demek iki ayaklılar, küçük de olsalar, sırt üstü yatmaktan hiç çekinmiyorlar…

Ne yapacağımı bilemez durumda sürünmeye devam ettim. Tam odanın ortasına yaklaşmıştım ki: “Annneeeee... odada akreppp vaaarrrrrr!” diyen tiz bir çığlık ile irkildim. Etraftaki tüm iki ayaklılar odaya doluştu! Diğer küçük iki ayaklı gözlerini ovuşturarak doğruldu. En küçükleri, iki gözü iki çeşme ağlıyor ve küçücük parmakları ile beni gösteriyordu…”Dur kızıımm. Sakin ol. Onu hatırlamadın mı? Hani bugün aldığım kerevitçik…” dedi beni getiren. “O akrep değil! Bak göstereyim sana…”

Ben akrep denilen şeyin ne olduğunu tahmin etmeye çalışırken, o eğildi, tam sırtımdan yakaladı. Havaya kaldırdı. Uzun saçlı iki ayaklıya sarılarak ağlamaya devam eden küçüğe doğru uzattı. “Bak gördün mü? Tamamen zararsız!” En küçük iki ayaklı, ne kadar çaresiz olduğumu görmüş olmalı ki, biraz sakinleşti! “Aniden uyandığından korkuyorsun canım kızım. Bak elime aldım, hiçbir şey yapmıyor!” dedi beni eve getiren. Sonra tıpkı tüccarların yaptığı gibi karnımı okşamaya başladı. En küçüğü biraz sakinleşti. Bana doğru uzandı. Yavaşçacık eline geçtim. Hiç kımıldamadan durdum. Karnımı kaşıdı. Ağlamayı kesti…

Hoop, işte yineden başlıyoruz. Yeniden karanlık odaya geldik. Ortalık yeniden aydınlandı. Akvaryum dedikleri yerin kapağı yeniden açıldı ve cumburlop suya atıldım. Biraz debelendim. Dibe varınca kendimi düzelttim. En yakındaki mağaraya doğru fırladım ve kendimi içine attım. “Gördün mü güzel kızım? Nasıl da sevdi yerini. Sanırım, hava hortumunun girdiği yerden kaçmış bu yaramaz. Dur tıkayayım da yeniden kaçmasın!” dedi beni getiren. Küçük iki ayaklılar bu kez gülüp oynamıyorlardı.

Hafif mahcup, karşıya baktım. Bakışlarından tepkisini anlamaya çalıştım. Hiç renk vermiyordu! Sadece gözünü dikmiş, bana bakıyordu. Kızmış mıydı? Acımış mıydı? Bir daha kaçmaya çalışmalı mıydım? Yoksa yeniden onun yanında olabildiğime mi sevinmeliydim? Üstelik etrafta başka erkek de yok!..

Kim bilir, belki o da beni severdi; yeniden güneşi görebilir, tombul kurbağa yavrularını mideye indirip, ılık yağmurlarda miskinlik yapabilirdim…

Kim bilir?

      M. Hakan ERİŞ
Göztepe, 24 Mart 2011

25 Ocak 2011 Salı

Şükran Farımaz’ın “Kasaba” öyküsüne Dair

Şükran Farımaz’ın “Kasaba” öyküsüne Dair

Katman katman bir öykü bu. Bir katmanı görüyor ve kaldırıyorsun, altındaki katmanda başka bir yüzünü görüyorsun hayatın. Her katmanda hayatın hareketini, zamanın ruhunu incelikle gözümüze sokuyor. Katmanlar arası geçişler mekanik değil, iç bağları güçlü.

Benim gördüğüm birinci katmanda; bir ceket betimlemesiyle Nesrinler’ in evini, ceketin şimdiki gibi konfeksiyon işi olmayıp zanaatını İstanbul’da öğrenmiş bir terzinin elinde üretildiğini, terzi dükkanını, ceketin şahsında hüzünleri, Terzi Ali ile dükkandaki boy aynasının özdeşimi / içiçeliği var.

İkinci katmanda; Nesrinler’ in evinin hem fizik yapısını hem mahzun yaşamlarının biraz daha belirginleştiğini görüyoruz. Bahçesi, avlu kapısı da olan bu evde ceket, hüznün simgesi. Çünkü evin maden işçisi olan babasının iş kazasında öldüğünü, Nesrin’ le annesinin birlikte yaşadığını ve evdeki solgun ceketin baba imgesini oluşturduğunu anlıyoruz.

Üçüncü katmanda; Kasabanın birkaç dükkân, bir fırın, bir manifaturacı, bir meyhane ve bir otelden oluşan meydanını ve kasabadaki demirci dükkânının Selçuklulardan kalma Külliyenin bir gözünde olmasıyla eski bir yerleşim yeri olduğunu anlıyoruz.

Dördüncü katmanda; Kasaba’daki yaşamın yavaş aktığını ve zamanın bol olduğu sonucuna, “kadınların naylon çoraplarındaki arka dikişinin düzgün görünmesi için bile vakit ayıra bilmelerinden varıyoruz. Çamaşır suyu, deterjan gibi temizlik nesnelerinin olmadığı zamanların bu Anadolu kasabasında, suya soda katılarak çamaşırların beyazlatıldığı ve benzinle elbise lekelerinin çıkarıldığını anımsıyoruz. Altın dişleri ve kahkahalarıyla Kasaba yaşamına renk katan Aydınlı Nigar’ı; şimdilerin modası olan porselen diş yaptırılması gibi o zaman altın diş yaptırmanın moda olduğunu; Zubalan dağının eteğine kadar demir yolu gittiğine göre bu kasabanın bir maden kasabası olduğunu, Kilisenin bozularak hapishane yapılmasıyla Türkler’den önce de yaşanılan bir yerleşim yerini görür gibi oluyoruz.

Beşinci katmanda; nahif bir aşkı okuyoruz. Yeni yetmelikten genç kızlığa geçen Nesrin’in içindeki fırtınaları ve bu fırtınaların somut karşılığı da olan Hayri’yle eski buluşmalarını. O buluşmalarda Nesrin yaşadığı hoşlukların yeniden yaşama isteği uyandırdığını. Zengin çocuğu olan Hayri’nin İstanbul’da gitmesi, yönelimlerinin Kasabalı bir kızdan farlı olması ve “gözden ırak olanın gönülden de ırak olacağı”ndan mı yoksa giderek farklı dünyaların insanları olmalarından mı, bu aşkın da eskiyeceğinin Nesrin ve okuyucu tarafından duyumsanması.  Yaşamımızda duyguların yerinin Nesrin’in ağzından sorgulanması. İrademizin dışındaki gerçeklik ile kişisel gerçeğimizin yaman çelişkisinin altının çizilmesi. Tıpkı annesinin anlattığı kasabanın tarihi gibi, Nesrin’in isteklerine karşın her şeyin nasıl değiştiğini hazin bir şekilde hissetmesi.

Ve “Çöplükte ışıldayan elmas” metaforunun şahaneliği. Hayri’yle vuslat umudunun sona ermesini, “köprü” ve “kendi aksını görebileceği derin bir su” metaforu.

Son katmanda; yüksekçe bir yerden kasabayı görüyoruz artık. Osmanlının son döneminde (ki “yarı karanlık” metaforu var) mesela Malatya’nın veya Gümüşhane’nin Türklerle Ermeniler’ in birlikte yaşadığı bir kasabada, bir işçi ailesinin evindeki ve Kasaba’daki insanlık hallerini, zamanın ruhuna uygun olarak canlandırıyoruz kafamızda.

Ve ben bu öyküyü üçüncü kez okuma arzusu duyuyorum. 11.01.2011 , M. Sakaryalı